Bolivar ikimizi taşıyamaz..! (4)

YD-20101106-ingiltere-99-odul

Türkiye son 15 yılda saat yönünde yörüngesine devam eden bir dişli düzeneğinegirmiştir.Ancak malum derin güçler, Türkiye‘nin güçlenmesi karşısında bu düzeneği ters yönde çevirmek istemiş ve bunu yaparken de dişlinin yanına uygun başka bir dişlikoyarak hareketi saatin ters yönüne çevirmeyi her daim denemiş ve çoğu zaman da başarılı olmuştur.Bu çalışmalar toplum mühendisliğinin bir ürünüdür.

Kendi ülkelerinde,üniversitelerinde,düşünce kuruluşlarında eğittikleri ve başarılı olduklarında da “bizim çocuklar”  dedikleri yerli işbirlikçilerine  “şimdi görev zamanı” diyerek kutsamıştır.

Bunu öyle ustaca yaparlar ki milliyetçiyi kendi ülkesi aleyhine kullanırlar.Dindarlara inançlarının yasakladığı şeyleri kolayca yaptırırlar.Sosyalisti , kapitalistin en uç çizgisine kadar getirmeleri mümkündür.Çünkü , neyi nerede ve ne zaman kullanabilecekleri uygun dişlilere sahiptirler.Çünkü onlar için inançların önemi yoktur.

Ünlü İtalyan düşünür Umberto Eco   şu tespiti çok önemlidir: “İnsanların neye inandığının pek önemi yoktur.Asıl önemli olan şey neyi ne kadar göze aldığıdır”  der.

İşte bu kriterler üzerinden ülkemizde her daim devşirilecek insan bulmak mümkündür. Geçmişte bir çok örneklerini yanı sıra son günlerde “İngiliz Exeter”terbiyesinden geçmiş Abdullah Gül üzerinde yoğunlaşan manevralar akla “inanç”bağlamında “neyi ne kadar göze aldığı” sorusunu getirmektedir.

Ancak unuttukları bir şey vardı..!

Bugünkü Türkiye artık “Eski Türkiye” değildi.

15 Temmuz‘da  yeniden diriliş mücadelesini başlatan bu asil millet,artık devşirme politikacılara geçit vermemektedir.

Gazeteci Arslan Bulut , 24 Aralık 2010 tarihli kaleme aldığı yazısında çarpıcı araştırmalarına yer veriyordu…

İşte o satırlardan bir kesit…

“İngiltere’de bir Exeter Üniversitesi vardır. İngiliz Üniversiteleri arasında “Kürt Araştırmaları Enstitüsü” olan tek yükseköğretim kurumudur. Exeter Üniversitesi‘nde ayrıca Arap ve İslami Araştırmalar Enstitüsü’ de bulunuyor!

İngiliz istihbarat servislerinin yurt dışı görevlere gönderilecek ajanlarının önemli bir bölümü Exeter Üniversitesi’n de eğitim görür. Ayrıca Arap ve İslam Dünyası ile Kürtler hakkında uzmanlaşması gereken İngiliz ajanlar da bu üniversitenin hocaları tarafından eğitilir. Üniversite yayınlarında, Irak’ın kuzeyinden “Irak Kürdistanı” diye söz edilir.

İngiliz istihbarat servisinin bir yan kuruluşu olan Green Peace (Yeşil Barış) örgütü de Exeter Üniversitesi tarafından kurulmuştur.

Exeter Üniversitesi‘nden mezun olan veya doktorasını burada yapan kişileri, daha sonra özellikle İslam ülkelerinde önemli ekonomik ve siyasi kuruluşların başında veya devlet görevlerinde görmek mümkündür. Mesela İslam Kalkınma Bankası‘nın bütün önemli yöneticileri Exeter Üniversitesi’nde yüksek lisans veya doktora yapmıştır!

Dışişleri Bakanı Abdullah GülExeter Üniversitesi‘nde iki yıl eğitim-öğretim görmüştür. Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz (şimdi MHP milletvekili) da Abdullah Gül’ün bu üniversitedeki sınıf arkadaşıdır!

Abdullah Gül, Prof. Nevzat Yalçıntaş  Prof. Sebahattin Zaim gibi hocalarının teşviki ve sağladıkları ‘Milli Kültür Vakfı’ (Asım Ülker’in çocuklarına ait) bursu ile 1976–1978yıllarında Fehmi Koru ve Şükrü Karatepe ile birlikte İngiltere’ye gönderilmiştir.

Gül, burada İslam ülkelerinde ileride görev alacak olan doktora öğrencileri ile sıkı bir arkadaşlık kurmuştur. Dönüşte Sebahattin Zaim‘in daveti ile Sakarya Üniversitesi’n de görev almıştır. Doktora tezi, “Türkiye ile İslam Ülkeleri Arasındaki Ekonomik İlişkilerin Gelişimi” başlığını taşır. Tez hocası ise Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş‘tır!

Sonra 48 İslam ülkesinin üye olduğu İslam Kalkınma Bankası’nda diğer Exeter mezunu arkadaşları ile birlikte ekonomi uzmanı olarak görev alır.

(DEVAM EDECEK…)

iLHAN NEZOR

Bolivar ikimizi taşıyamaz..! (3)

CxT8HzYW8AA5W_n

Liderlerin yaşamında zaman zaman “siyasi ideolojik takiyye” dönemleri olur.Bu durum, o günün reel politikaları açısından kaçınılmaz bir durumdur.Türk siyasi yaşamı bu örneklerle doludur.Bir kaç asırdır vesayet zinciri altında belirli bir paradigma çerçevesinden  olayları teşhis etmekten başka çaresi kalmayan bir kültürün odağındayız.

Türk siyasi yaşamı tarih boyu “Lider” odaklı şekillenmiştir. Durum böyle olunca “vesayet” odaklı tercih yapmak durumunda kalan liderler bir süre “siyasi takiyye”yapmak zorunda bırakılsalar da cevizi kırıp onun sadece kabuktan ibaret olmadığını anlatmak zorunda bırakılmıştır.

Örnek mi istiyorsunuz..?

Osmanlı‘nın son dönemleri zaman zaman İngiliz,Fransız ve Alman ekollerinin vesayeti altında kalmıştır.

Çöküş dönemi Sultanlarından Abdülhamid Han her ne kadar Ulu Hakan olarak gönlümüzde yer edinmiş ise de Şehzadeliği döneminde İngiliz Kraliçesinin elini öpmek durumunda kalmıştır.Çünkü,güçsüz,zayıf , vesayet altında ki bir Osmanlı takiyye yapmak durumunda bırakılmıştır.

Atatürk‘te bir Osmanlı subayı olarak Hanedanın finansörlüğünde çıktığı yolda aynı yolu izlemiştir.Milli Mücadeleye başlarken “Hilafete bağlı kalacağına,Hilafet makamının korunacağına” dair söylemler geliştirmiş ,başta Şeyhülislamlar olmak üzere din adamlarıyla tarafgirlik oluşturmuştur. Birinci Mecliste din adamların çokluğu ve açılış proğramlarında hatimler indirilmesi emrini vermesi de ileride düşündüğü siyasi ve ideolojik takiyye sapmasına zemin hazırlamıştır.

Elbetti ki bu o günün şartları içerisinde kaçınılmaz bir durumdur.

Bu örnekleri İnönü ve Menderes başta olmak üzere bir çok siyasi yelpazede görmek mümkündür.

Bu bakımdan Karabekir Paşa’nın ifade buyurduğu gibi “Bolivar ikimizi taşıyamaz”hikayesi siyasi yaşamımızda sık sık karşılaştığımız bir durumdur.

Günümüze gelirsek , siyasi takiyye yapmayan lider profili hemen hemen yok gibidir.Buna Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ı da dahil edebiliriz.Ancak,Erdoğan’ın siyasi yaşamında ki ideolojik sapmalar zaman zaman eksen kayması gibi görünse de güçlü lider profili tabanında rahatsızlığa yol açmamıştır.

Bunun elbetteki bir nedeni var..!

Çarpıcı bir örnek verelim…

Körfez harekatından sonra ABD ve Küresel Şeytanların Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme politikaları yıllar sonra karşımıza “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)” olarak çıktı.Bu proje elbette Türkiyesiz düşünülemezdi. Ortadoğu ve Arap coğrafyasında asırların izini taşıyan Türkiye‘ye karşı bir misyon biçilmeli idi.

Dönenim Başbakanı olan Sn Erdoğan katıldığı her toplantıda “Bize Ortadoğu’da verilen bir görev var.Biz aynı zamanda BOP’un eş başkanıyız” açıklamasını yapıyordu.Erdoğan , elbetteki bu projenin “Siyon” merkezli bir üst aklın projesi olduğunu biliyordu.

Sn.Erdoğan‘ı 1991 Genel Seçimleri öncesi yakından tanıma imkanı bulmuş birisi olarak, bu açıklamalarının batıya şirin gözükmek adına bir siyasi takiyye olduğunu anlamış ve ileride meydana gelecek olaylara karşı “zemin hazırlama,zaman kazanma”raconu olduğunu anlamıştım.

Nitekim öyle de odu…

Bu zaman içerisinde Erdoğan, başta IMF‘yi saf dışı bırakmak gibi ekonomik hamlelere,halkın önünde “demoklesin kılıcı” gibi duran ve halka vurulan “canlı pranga” olan “bürokratik engelleri” kaldırarak “sosyal politikaları” ve askeri sanayiyi geliştirmiştir.

Neticede tabanda karşılık bulan bu yaptırımlar “One Mimute” çıkışıyla cevizin sadece kabuktan ibaret  olmadığını,dünyayı arkasına almak pahasına da olsa göstermiştir.

AK Parti‘nin kuruluş aşamasında “Gömlek değişikliği” yaşadıklarını ifade eden Erdoğan , zaman içerisinde tabanına bu topraklardan kopmadıklarını , mensubiyyet şuurundan uzaklaşmadıklarını , bunun konjektürel olarak renklerin savaşı olduğunu ve asla beyazın kirletilmesine müsaade etmeyeceklerinin mesajını vermiştir.

Aynı tutum ve kararlılığı Erdoğan‘ın yol arkadaşlarında görmek mümkün değildir.Erdoğan,artık kalabalıklar içerisinde bir yalnız adamdır.Çevresinde bu kadar “Bürütüsçülük” oynandığını nereden bilebilirdi?

“Kardeşim” diyerek “Başkomutanlık” makamına oturttuğu Abdullah Gül‘ü son çıkışları ve Erdoğan‘ın da “yazıklar olsun” karşılığı son derece düşündürücüdür.

Abdullah Gül, geçen Kasım ayında Bahçeşehir Üniversitesi Uluslararası Liderlik Araştırma ve Uygulama Merkezi “Hükümet Liderlik Okulu” organizasyonunda

” Hepimiz evimizin içini düzene koymamız gerekir. Bunu koymadığımız süre içerisinde bir gün, gün gelir ya insanlar ayaklanır veyahut da dış müdahaleler kaçınılmaz hale gelir.”  

Bu açıklamaları ancak belirli yerlerde belirli amaçlar için eğitim almış  bir Şövalyeden dileyebilirsiniz.

(Devam edecek…)

İlhan Nezor

Bolivar ikimizi taşıyamaz..! (2)

image001483

Çankaya‘dan ayrılırken “Artık susmayacağız… İntifadayı  başlatacağız” çıkışını yapan Gül çiftinin geçen zaman içerisinde ne gibi bir yol izleyeceği hep merak konusu olmuştu.

Önce bir analiz yapalım…

Daha öncede bir makalemde de yazmıştım. 28 Şubat döneminde küresel çetenin kudretli generallerinden  birisi, dünyayı nasıl yönetmek istediklerini ve o dönem Türkiye‘sinde uyguladıkları yöntemleri yıllar sonra şöyle anlatmıştı:

Aslında yöntemimiz çok basit. Saat yönünde dönen bir dişliyi düşünün. Eğer siz hareketin bu yönde olmasını istemiyorsanız.,dişliyi ters yöne zorlarsınız. Oysa biz bu dişlinin yanına uygun başka bir dişli koyarız ve hareketi saatin ters yönüne çeviririz. Yani var olan gücü değiştirmek yerine onun potansiyelini kendi istediğimiz yöne çevirir ve kullanırız.” diyordu.

Ve bunu nasıl başardıklarını da şu çarpıcı örnekle anlatıyordu:

“Milliyetçiyi ülkesi aleyhine kullanmak, dindara inançlarının yasakladığı şeyleri yaptırmak, sosyalisti kapitalizmin en uç çizgisinde kullanmak mümkündür…

Biz bu dişlileri belirler ve onları devreye sokarız. İşimiz bir mühendisinkine benzer ve bu nedenle bizim toplum mühendisliği yaptığımızı söylerler…

Bizim için insanların bir şeye inanması yeterlidir ve bu inancın niteliğinin hiçbir önemi yoktur. Uygun dişliler aracılığıyla hareketi istediğimiz yöne çeviririz…

Mesela siz PKK ile mücadele ettiniz, büyük bedeller ödediniz ama sonunda bizim önceden planladığımız Kürt oluşuma razı oldunuz 1980’de dünyanın en bağımsız ülkelerinden biri idiniz ama daha fazla bağımsızlık isteyenlerin gayretleri ile global dünyanın bir parçası oldunuz…

Şu anda İslam dünyası inançları için mücadele ettiğini sanıyor ama bu inancın bir şiddet ve nefret kültürüne dönüşmesinden başka bir sonuç elde edemiyor. Dünya üzerindeki sol hareketi, onu bir düşüce akımı olmaktan çıkarıp şiddet kullanan solcular bitirdi…

Bunları biz gerçekleştirdik…”

Sinir uçlarımızı tahrip eden konulara basit bir soruya cevap verir gibi cevap vermekten çekinmemişti bu seküler üst aklın temsilcisi.

Bu pasajı neden hatırlatmak zorunda kaldık?

Anlatalım…

Son günlerde “önemli gördüğüm konularda görüş beyan etmeye devam edeceğim” açıklaması yapan Abdullah Gül , acaba önem arz ettiği kriterleri neye göre belirlemiştir?

Mesela, ABD’nin 4000 tır ile PKK ve izdüşümlerine karşı yaptığı silah yardımı konusunda beyanatı neden olmamıştır?

Düşünce ve fikir özgürlüğü konusunda hassas olduğunu bildiğimiz Gül, devlet sırlarını ifşa edip casusluk faaliyetinde bulunan Cumhuriyet yazarları hakkında “tutuksuz yargılanmalılar “açıklaması yapmış ancak yurt dışına kaçan Can Dündar ‘ın Türkiye aleyhinde ki açıklamalarına karşı tepkisiz kalmış ve bir casusa Avrupa başkentlerinde ödüller verilmesi karşısında suskunluğa bürünmüştür.

İster istemez merak ediyoruz..! Bütün bunlar devlet adamı sorumluluğuna girmez mi?

Devam edelim…

15 Temmuz hain darbe girişimine, toplumun milli direncine karşı “Kontrollü darbe”çıkışı yapan Kılıçtaroğlu‘ na  Ak Partililer tepki gösterirken Gül neden suskunluğu tercih etmiştir?

Daha da önemlisi ,Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Avrupa meydanlarında şakağına kurşun sıkılıp onu öldürene ödül verileceği pankatları karşısında neden konuşma ihtiyacı duymadı? Avrupa caddelerinde PKK yandaşlarına konuşma izni verilirkenTürk devlet adamlarına bu yasağın konulması önemli konular değil miydi?

Demek oluyor ki, Abdullah Gül Türkiye için değil kendisini ilgilendiren “önemli ( ! ) “konularda konuşma gereği duymaktadır.

Şimdi başa  dönelim…

Ne demişti 28 Şubat’ın Küresel temsilcisi :

” Saat yönünde dönen bir dişliyi düşünün. Eğer siz hareketin bu yönde olmasını istemiyorsanız.,dişliyi ters yöne zorlarsınız. Oysa biz bu dişlinin yanına uygun başka bir dişli koyarız ve hareketi saatin ters yönüne çeviririz. Yani var olan gücü değiştirmek yerine onun potansiyelini kendi istediğimiz yöne çevirir ve kullanırız.”

“Acaba diyorum “ kendi kendime..! “Abdullah Gül bu uygun dişlilerden birisi olmasın…”

Çok mu ağır ithamlarda bulunduk..?

(Devam edecek…)

İlhan Nezor

Bolivar ikimizi taşıyamaz..! (1)

images

Ani gelişmeler ve hızlı gündem değişikliği yaşanan bir ülkeyiz.Bunda köklü bir medeniyet ve lider ülke olma yolundaki kararlılık önem arz eder.

Eski Cumhurbaşkanlarımızdan Abdullah Gül‘ün gerek sosyal medya üzerinden ve gerekse basına verdiği beyanatlar kamu oyunda tartışılmaya başlandı. Tarafsız ve suskunluğu ile dikkatleri üzerine çeken Abdullah Gül’ün 15 Temmuz’da sivil direniş sergileyen vatandaşlara yönelik çıkartılan son KHK ile yargıdan muaf tutulmasını içeren teklife “muğlak” ifadesini kullanması adeta bardağı taşıran son damla olarak yansıtıldı kamu oyuna.

Elbette ki bir dönem Çankaya‘sına damga vurmuş bir devlet adamı olarak gündeme dair söz hakkı olacaktır.Konuşmayan-konuşamayan bir ülkenin demokrasisi nasıl gelişir..? Gül‘ün gündeme dair gelişmelere görüş beyan etmesi hedef tahtasına oturtulacak bir hadise olmaktan çıkarılmalıdır.

Ancaakkk..!

Konu devlet adamı olunca , öncesi ve sonrası yaşananların MR‘ını çekmeden sonuca ulaşılamaz. Gül , Çankaya’dan ayrılırken eşi Hayrunnisa Hanım‘ın açıklamaları olacakların habercisi gibiydi.Adeta bir yerlere işaret verircesine şu sözlerle ayrılıyordu Çankaya Köşkün‘den : “İntifada başlıyor…”

Gazeteci Murat Yetkin , 19 Ağustos 2014 akşamı Çankaya Köşkü’nde verilen veda resepsiyonunda Hayrunnisa Hanım’ın “çok kırgın olduğunu,turnusol döneminden geçtiklerini,özellikle bizim camia dedikleri İslami camiadan aslı astarı olmayan,kendilerini üzücü haberler yapıldığını…” belirterek ” Her şeyi biliyorum,şimdilik susuyorum  ama fazla susmayacağım; asıl intifadayı ben başlatacağım…” diyerek söyleşiyi bitirdiğini anlatmaktadır.(Radikal 20/08/2014)

Görünen o ki ; Gül çiftinin Çankaya‘da şahit olduğu bazı gelişmeler, onları “İntifada”yani “başkaldırı” yapmaya sürükleyecek kadar zor bir süreç içermektedir.

Almanya’nın Türkiye’ye karşı faşizan tavrı, Hollanda’nın saldırıları, ABD’nin Zarrabkumpası, Körfez ülkelerinin derin planlarına sessiz kalan Abdullah Gül15 Temmuz’da sokağa akın ederek Türkiye’yi ipten alan kahramanlara yargı muafiyeti getiren 696sayılı KHK’nın 121. maddesi için “Muğlak” (anlaşılması zor, anlaşılmaz, çapraşık, karışık..) ifadesini kullanmasını düşünce ve ifade özgürlüğü bağlamında düşünmekle beraber , acaba “İntifadanın “bir parçası mı sorusunu da beraberinde getirmektedir.

Öyle ya, Türkiye‘nin “Beka” meselesinde bile sessizliğe bürünen Gül‘ün hiç bir anlam kaymasına yol açmayacak kadar sarih olan KHK‘yı anlaşılması zor, anlaşılmaz, çapraşık, karışık olarak topluma yansıtmasının bir karşılığı olmalı…

Tayyip Erdoğan‘ın yıllardır kader birliği yaptığı ve altın tepsi içerisinde “Kardeşim”diyerek Başkomutan makamına oturttuğu Gül‘ün , bu çıkışına zamanlamayı manidar bularak,Kılıçtaroğlu‘nun kayığına bindiğini ifade edip “Yazıklar olsun”  ifadelerini kullanması da son derece önemlidir.

Bu durum bana Kazım Karabekir Paşa‘nın Atatürk‘le olan dostluğunun “Paşaların Kavgası” adlı eserinde bir at hikayesi anlatarak  nasıl bittiğini hatırlattı : “Bolivar ikimizi taşıyamaz…”

Demek oluyor ki ; Ak Parti ve üstlendiği misyon “Türkiye Atı” artık iki kişiyi taşıyamayacak kadar zayıflamaktadır.

Devam edecek…

İlhan Nezor

Ekrem İmamoğlu’na oy veren CHP seçmeninin duygularını anlıyorum. Hatta iddia edebilirim ki, onları benden daha iyi anlayan biri olamaz. Çünkü onların ilk kez yaşadığı bu duyguyu ben defalarca yaşadım. Oy verdiğim/seçtiğim adayın mazbatasının/seçilme hakkının geri alınmasının ne demek olduğunu, bunun insanı nasıl çaresiz bir hale sürüklediğini benden daha iyi kimse bilemez. Çünkü ben bu duyguyu defalarca yaşadım. İşte bazı örnekler;
.
Yıl 1991, genel seçim var. O zaman seçmen kaydım İstanbul 2. bölgede ve ben oyumu Refah Partisi(RP) listesindeki ilk adaya yani Tayyip Erdoğan’a veriyorum. Ve RP o bölgeden 1 milletvekili çıkarıyor. Yani Erdoğan milletvekili seçiliyor. Mazbatasını alarak Ankara’ya gidiyor. Ama YSK 11 gün sonra mazbatayı Erdoğan’dan alarak –tercih oyları gerekçesi ile- 2. Sıradaki başka bir adaya veriyor. Buruk bir hal…
.
Yıl 1994, yerel seçimler var. Oyumu hem ilçemde hem büyükşehirde RP’li adaylara veriyorum. Tayyip Erdoğan İBB başkanı seçiliyor. Büyük bir coşku yaşıyoruz. Ama YSK, RP’li adayların kazandığı Fatih, Beykoz ve Yalova seçimlerini iptal ediyor. Coşkumuz kursağımızda kalıyor…
.
Ama esas darbe daha sonra geliyor. Benim seçtiğim belediye başkanı olan Tayyip Erdoğan, sırf bir şiir okudu diye koltuğundan alınarak hapse atılıyor. Evet, evet, sırf Arif Nihat Asya’nın MEB kitaplarında yer alan bir şirini okudu diye Erdoğan’ı koltuğundan ettiler ve hapse attılar. Görev süresini tamamlayamadığı gibi seçilmesi garanti olan bir seçime giremedi bile. Yetmedi, ‘’senin siyasi hayatın bitti, artık muhtar bile olamazsın’’ dediler. Seçtiğim başkanı alaşağı ettiler, yasakladılar, mahpusa gönderdiler…
.
Yıl 1995, genel seçimler. Oyumu RP’ye veriyorum. Ve RP 1. Parti oluyor. Tek başına olmasa bile hükümeti Erbakan hoca kuracak. Yani Erbakan hoca başbakan olacak! Bu, 1970’li yıllardan beri Milli Görüş çizgisinde olan insanların yıllarca beklediği bir andı. Ve o an gelmişti. Sevinç gözyaşları içindeyiz… Ama o da ne? Müesses nizam (temsilcisi Demirel) hükümeti kurma görevini Erbakan’a vermiyor. Bütün kural ve teamülleri yıkarak, hükümet kurma görevini 1. Partinin genel başkanına değil de 2. Partinin başkanına veriyor. Benim seçtiğim başbakan, başbakan olamıyor. Hüsran içindeyiz…
.
Mesut Yılmaz başbakanlığında ANAYOL hükümeti kuruluyor. Yaklaşık 1 yıl sonra Çiller ile kendi aralarında kavga ettikleri için hükümet yıkılıyor. Bu sefer mecburen görev Erbakan’a veriliyor. Ve nihayet Erbakanın başbakanlığında bir hükümet kuruluyor. Yani Erbakan resmen başbakan… mutluyuz…
.
Ama o da ne? Erbakan’a (ve dolayısıyla bize) hayatı dar ediyorlar. Asker bir yandan, medya bir yandan, üniversiteler bir yandan üstümüze üstümüze geliyorlar. Erbakan ve onun destekçilerine askeriyede, üniversitelerde, kamu kurumlarında kan kusturuluyor. 28 Şubat darbesi yapılıyor. Seçilmiş başbakan Erbakan’ı alaşağı ediyorlar. Refah Partisini kapatıyorlar. Meclisteki vekillerinin milletvekilliklerini düşürüyor ve çoğunu yasaklı hale getiriyorlar. Yani verdiğimiz oyların hepsi tek kalemde yok sayılıyor… Aylarca, yıllarca midemize kramplar giriyor. Hafakanlar basıyor… Kabüslar görüyoruz…Tam bir çaresizlik hali…
.
Yıl 1999, genel seçimler. Oyumu RP’den sonra kurulan Fazilet Partisine veriyorum. Ama yine aynı şeyler oluyor. Seçerek meclise gönderdiğim milletvekilini ‘’dışarı, dışarı’’ naraları ile meclisten dışarı atıyorlar. Hakaretin ardı arkası yok. Üstelik partiyi de kapatıyorlar. Yine seçtiğim milletvekilleri için siyasi yasaklar koyuyorlar. Yani verdiğim oyları yine yok sayıyor, hepsini çöpe atıyor ve üstelik de bize hakaret ediyorlar. Her defasında… Çaresizlik içindeyiz…
.
Ve yıl 2002, genel seçimler. Bu sefer İstanbul 1. Bölge seçmeniyim. Ve tevafuka bak ki, oy vereceğim partinin liste başı yine Tayyip Erdoğan. Oyumu yine ona vermeye hazırlanıyorum. Bu sefer kesin seçeceğim. Zira partisi zaten favori ve seçilememe şansı yok. Ama seçemiyorum. Hatta oyumu ona veremiyorum bile. Çünkü seçime birkaç hafta kala YSK Erdoğan’ın ismini çiziyor. Yani Erdoğan seçime giremiyor. Partisi %34 ile tek başına iktidar oluyor ama genel başkanı olarak kendisi seçime giremiyor bile… YSK, Türkiye genelinde 1. Olan ve benim de oy vermeye hazırlandığım bir partinin genel başkanını seçime sokmuyor. Yani başbakan olması gereken Erdoğan, milletvekili bile olamıyor…
Ancak aylar sonra -ara seçimle- milletvekili olabiliyor. Onu da milletvekili/başbakan olsun da ekonomik koşullar nedeni ile 1-2 yıl içinde silinsin gitsin, Erdoğan karizması bitsin diye mecburen yapıyorlar (bunu Baykal bizzat itiraf ediyor).
.
Ve yıl 2007. Cumhurbaşkanı seçimi var. Meclisteki çoğunluğu nedeniyle doğal olarak Ak Partiden bir isim CB seçilecek. Bu, anasının ak sütü gibi onun hakkı… Ama seçtirmiyorlar. Daha önce Özal 263 vekil oyu, Demirel 244 vekil oyu, Sezer 330 vekil oyu ile Cumhurbaşkanı seçilirken, Ak Parti adayı Gül, aldığı 352 vekil oyuna rağmen CB seçilemiyor. Niye? Çünkü CHP 367 garabeti diye bir şey çıkarıyor ve Anayasa Mahkemesine gidiyor. Anayasa Mahkemesi de ‘’evet, 367 gerekli’’ diyor. Benim seçtiğim milletvekillerinin oylarını yok sayıyor ve Ak Partiye (dolayısıyla bize) Cumhurbaşkanı seçemezsin diyorlar. Yetmiyor, ordu hükümete e-muhtıra veriyor, CB seçmeye teşebbüs etti diye tehdit ediliyor. CHP de bu tehditlerini Cumhuriyet mitingleri ile sokaklara taşıyor. Velhasıl oylarımı(zı) yine gasp ediyorlar.
.
Bunun üzerine Ak Parti erken seçime gidiyor. Ve %47 ile tekrar iktidar oluyor. Ama o da ne? 2018’de kapatma davası açılıyor. Gerekçe ne? Başörtüsünün üniversitelerde serbest olmasını sağlayacak bir kanun çıkarmak! Büyük suç!!!
.
Ve yıl 2019. 2018’de açılan kapatma davası karara bağlanıyor. Anayasa Mahkemesi, tek başına iktidar olan bir parti için, halkın %47 oyunu alan bir parti için kapatma kararı veriyor. Evet, evet, Anayasa Mahkemesi, bundan 50 yıl önce değil, yalnızca 10 yıl önce, benim de içinde bulunduğum milyonlarca oyu bulunan bir parti için (üstelik de iktidarda iken) kapatılsın diyor. Ama karar 6/5 ile alındığı için (7/4 olmadığı için) Ak Parti –şartlı serbest bırakılan hükümlüler gibi- yakın takibe alınıyor ve yeni bir suç! İşlemediği takdirde kapatma kararı hazine yardımı kesilerek para cezasına çevriliyor. Yani bir bakıma Ak Partinin eli kolu bağlanıyor. Demokrasi adına seçmen için bundan daha büyük bir aşağılama olabilir mi?
.
İşte böyle…
Bir seçmen olarak beni aşağılayan (hor gören, yok sayan) daha nice hadiseler hatırlıyorum…
Ama bunlar yeterli olmalı…
.
Hiçbir seçmenin böyle bir psikolojiye sürüklenmesini istemem. Çünkü insan çok çaresiz hissediyor kendisini. Fakat söylemek istediğim başka bir şey daha var;
.
1)Geçmişte bize bu hadiseleri yaşatanlar veya bu zulümlere alkış tutanlar veya en azından suskun/dilsiz kalanlar, bakıyorum da bugün demokrasi havarisi kesilmiş durumdalar. Tam bir demokrasi fedaisi gibi ‘’haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır’’ nutukları atıyorlar.
.
Oysa arşivler ortada, geçmişte kim ne demiş, nasıl davranmış hepsini biliyoruz…
Ve sağlam bir tevbe-i nasuh ihtiyacı içinde olanların sayısının hiç de az olmadığını görüyoruz.
.
2)Ayrıca, RP, FP mensupları partileri kapatılıp siyasi olarak yasaklandıkları zaman, usüle uygun bir eleştiri yaptıklarında bile, ‘’hukuka karşı gelmek, TC devletinin kanunlarını tanımamak, anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs etmek vb’’ suçlarla itham edilir ve soluğu DGM’de alırlardı. Uğradıkları hakaret ve medya linçleri de cabası… Bugün ise, bu kararı alan yargıçlar, CHP temsilcileri tarafından resmen ve alenen tehdit ediliyor, ‘’şöyle şöyle bir karar alırsanız Kızılay’da sokağa çıkamazsınız’’ denerek yargıya baskı yapılıyor, İBB adayı ‘’YSK’yı kınıyorum’’ diyor, genel başkanı grup toplantısında bu yargıçların isimlerini ve resimlerini tek tek göstererek ‘’bunlar yargı içindeki çeteler vs’’ diyor… Yani diyorlar da diyorlar…
Ama buna rağmen hiç kimse onlara gıkını bile çıkaramıyor, neden? Bizim bilemediğimiz bir koruma kalkanları mı var? Var galiba…
.
Merak ediyorum da, çok çok fazlası ile (hem de kesinlikle hukuki dayanaktan yoksun) benzeri kararlara maruz kalan RP-FP temsilcileri böyle sözler söylemiş olsalardı, başlarına neler gelirdi acaba?
.
3)Ben şahsen oyunu Binali Yıldırım’a veren bir seçmen olarak YSK’nın bu iptal kararından memnun olmadım. Ama hukuki olarak değil, siyasi olarak. Zira ben bu kararın hukuki dayanaktan yoksun olduğunu düşünmüyorum. Hukuki dayanağı var, hem de oldukça sağlam bir hukuki dayanağı var. Ama maalesef algılar gerçeklerin önüne geçmiş durumda. Ve Ak parti bu süreci yönetmekte zorlanacak gibi…
.
Ama öyle ya da böyle, yeni bir sürece girdik. Bu nedenle oyunu Ekrem İmamoğlu’na veren seçmen kardeşlerime de bir çağrım var;
Değerli kardeşim;
Ye’se düşmene gerek yok, zira İmamoğlu yasaklı hale gelmiş değil…
Seçime girmesi engellenmiş değil…
Hapse atılmış değil…
Telafisi mümkün olmayan bir sürece sokulmuş değil…
Birkaç hafta sonra tekrar seçime girecek ve oyunu dilersen yine ona vereceksin…
Ama keşke YSK bu seçim sürecini daha iyi yönetse idi de, böyle bir sonucu yaşamasa idiniz, yaşamasaydık. Ama yaşadık.
Umarım, bu vesile ile siz de bizim geçmişte neler yaşadıklarımızı (üstelik de çoğunlukla partinizin bize haksız bir şekilde neler yaşattığını) bir nebze de olsa anlamış ve hissetmiş olursunuz ki, artık bir daha böyle bir süreç yaşamayalım diye hep birlikte çaba sarf edelim …
Eğer bu böyle olursa, kesinlikle hepimiz için, ülkemiz için çok önemli bir kazanım olur…
.
Hayırlısı olsun inşallah…
Zeki Bayraktar

Neden bu kadar çok hain yetiştiriyoruz..!(4)

Buraya kadar zayıf karakterli yumurtaların kuluçka dönemine yatırılıp daha sonrada kendi çiftliğine nasıl haince saldırılarda bulunduğu üzerinde örnekler vermiştik.Neylersiniz ki bu hainlikleri bu ihanetleri yapanların eğitimli kadrolardan oluşması bu toprakların kaderidir.

Abdülmecid‘i tahtından eden “Genç Osmanlı” sloganı ile yola çıkan Jön Türkler değil miydi? Yine o ekolün temsilcileri zaman içerisinde kök salarak “İttihat-Terakki” kılıfı ile Abdülhamid‘e karşı ayaklanmamışlar mıydı? Geldiğimiz süreçte ise “Gezi Ruhu-Kobani Serhildanı” gibi sair isyanları sevk ve idare edenler de eğitimli kadrolar değil mi?

Bu nasıl bir kültür ve medeniyet anlayışıdır ki eğitimli kadroların ihanetiyle çalkalanmaktayız. Dağdaki çobanın oyunu kendi oylarıyla kıyaslanmasını bile içine sindiremeyen Beyaz Türkler,  “Mensubiyet Şuurundan” ne kadar uzaklaştıklarını da göstermektedirler.

Gelişmiş demokrasilerde dördüncü kuvvet olması gereken basın , ne acıdır ki ülkemizde gündem belirlemekte , iktidarları sarsıcı  manşetler atmakta , yasama , yargı ve yürütmenin önünde kendisine bir rol biçme çabasındadır.

Atatürk bu hain girişimlere,bu mensubiyet şuurundan yoksunlara , velhasıl çıktığı kabuğu beğenmeyen sözün ona Gazeteci kılıklı müsveddelere  adeta bu günleri işaret ederek gerekli cevabı vermektedir:

İyi bilinmelidir ki Gazeteler okul kitapları değildir.Aşağılık kimselerin para ile yaptırdıkları basın savaşları vardır.Basının en aşağılık yalanları yaymakta kullanıldığı bir gerçektir.Basının ve düşünce derneklerinin ulusal yönetimin etkisinden kurtularak,siyasi ve iktisadi gizli amaçlara araç olmasından korkulur…
Basının para ile satın alınabilmesi,uluslar arası yüksek para aleminin basın üzerinde gizli etkisi yada yalnız yabancı devletlerin örtülü ödeneklerinin etkisi,işte bunların kamuoyunu yanıltıp aldatmasından gerçekten korkulur.Her zaman dünyanın yarısını ve bir zaman da dünyanın hepsini aldatmak olanaklıdır.Ancak,bütün dünyayı her zaman aldatmak olanaklı değildir.
Tıp’ta bir Koruyucu Hekimlik olduğu gibi,bir İctima-i Hıfsı Sıhha ,yani toplumsal sağlığı korumak da vardır.Her ikisi aynı ilkeye dayanır.Maddi Mikropları tümden yok etmekte olanaklı değildir.Fakat,kişide gövdesel sağlık yaratmak mümkün olduğu gibi,toplumsal yapıda da,düşünsel,duygusal bir sağlık yaratmak bu yoldan bir direniş ortamı oluşturmak olanaklıdır…’ (Dolma Kalem Savaşçıları,C.Özakıncı)

Atatürk’ün yıllar öncesinden dile getirdiği ve bugün yaşananların bire bir karşılığı olan bu görüşlerinin üzerine söylenecek bir şey var mı?
Ne güzel ifade etmiş Atatürk ‘Basının para ile satın alınabilmesi,uluslar arası yüksek para aleminin basın üzerinde gizli etkisi yada yalnız yabancı devletlerin örtülü ödeneklerinin etkisi,işte bunların kamuoyunu yanıltıp aldatmasından gerçekten korkulur’ diyerek…
Bizim de korkumuz bu idi…
Maalesef öyle oldu. Dündar‘ı Adliye koridorların da destekleme,onunla selfi çektirme yarışına giren Konsolos ve Büyükelçiler bunun bir kanıtıdır.Bütün bu görseller Dündar’ın adeta ‘ Beni bu işe siz bulaştırdınız,hadi sözünüzde durun…’ anlamı taşımaktadır.

Peki kim bunlar;

Başta İngiltere‘nin İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner olmak üzere ,Fransa’nın İstanbul Başkonsolosu Muriel Domenach, Hollanda’nın İstanbul Başkonsolosu Robert Schuddeboom. Öte yandanAlmanya,Hollanda,Norveç’li Parlementerler,Polonya,Avusturya,İsveç,Kanada,İsviçre,İtalya ve AmerikaKonsolosluklarından temsilciler.
Görüldüğü üzere neredeyse AB orada.Bu durumu Anayasa‘nın verdiği bir hak olarak görebiliriz,Ancak şurası asla unutulmamalıdır ki, bu Büyükelçi , Parlementer ve Konsoloslar , diplomatik görevlerinin yanı sıra bir Ajandırlar aynı zamanda.Görev yaptıkları ülkelerin sosyo-ekonomik olaylarını , toplumsal hareketleri , siyasi gündemi takip eder ve ülkelerine bir raporla bildirirler.
İşte bu nedenledir ki,içeriden satın aldıkları bazı gazetecileri de kullanmak suretiyle, devletin atom çekirdeği olan istihbaratını zaafa uğratmaya,gizli kalması gereken bilgileri deşifre etmeye zorlarlar ve dünya kamuoyu önünde basın özgürlüğüne müdahale gerekçesi ile,Türkiye Cumhuriyeti ve merkezi hükumeti yıpratmak gibi yasa dışı eylemlere baş vururlar.
Olayı o haddeye taşırlar ki , sözde çevre ve toplumsal dinamikler konusunda dikkat çekmek amacıyla Ukrayna kökenli, yaptıkları çıplak protestolarla dünya çapında şöhrete kavuşan kadın örgütü FEMEN 2 Aralık‘ta sosyal medyadan çıplak vucudlarına yazılı ‘Can Dündar,Erdem gül Yanlız değildir’ sloganıile taraftar toplamaya çalıştılar.
Bu duruma Dündar,geçmişte Karen Foog’la işbirliği yapan abilerinin ‘Sevgili Karen’ diye başlayan teşekkürünü oda ‘Sevgili Femen’ diyerek tebrik eder.3 Aralık tarihli Tweet‘in de ‘Sevgili FEMEN; isimlerinizi, son yılların en etkili isyan panosunda, göğsünüzde görmek, yüreğinizin üzerinde okumak, yüreğimize su serpti. Her daim mazlumun yanında olan hareketinize Silivri’den teşekkürlerimizi ve sevgilerimizi yolluyorum. Varolun. Sevgiyle.’

Sanırım Can Dündar‘ın ruh hali anlaşılmıştır.Gazeteciliğini ‘dünyanın en etkili isyan panosu’ olan çıplak kadın göğüslerinde görmekten ne kadar da haz duymaktadır.
İşte bu durum, Victor Hügo‘nun idrarının sıkışması gibi , Can Dündar‘ın dasidik torbasının Atlas Okyanusu kadar şişmesinin ve neticede kendi duvarına işemesinin alametidir.
İşediği duvar ise ;Bir milletin Harem-i İsmeti olan istihbari bilgileri Paraler Haşhaşilerden aldığı yalan-dolan belgelerle ,ülkesini terör örgütlerine yardım ediyor izlemi oluşturarak dünya kamuoyu önünde küçük düşürmeye çalıştığıTürkiye Cumhuriyeti Duvarıdır.

Takındıkları bu tavırlar nedeniyle ağırlıkları toplum nazarında tartışılır hale gelmiştir.Çift karakterli,iki boyutlu düşünmeye alışmış bu beyinler halisünasyonlar da gördüklerini kişilik olarak yaşıyor ve bu millete de yaşatmaya çalışıyorlar.Tek düşünceleri var ‘Karşı olmak ya da taraf olmak’
Bu anlamda toplumda Tusinami etkisi yaparak dip dalga hareketi oluşturma hedefi güdenler, Maalesef bu ihaleyi Basına vermektedirler.Gönüllü Cellatlıkta mensup olduğu milletinin şah damarını kesmekte bizim basınımız gayet tecrübelidir.Bunu yaparken fizik kuralları gibi hareket ederler.Toplum biliminin de belli bir kurala dayandığını ve bu kurallara uyulduğu takdirde topluma istenilen şeklin verilebileceğini düşünürler.Bunu öyle bir hale sokarlar ki,neticede şah damarı kesme operasyonu artık meclis ve millet üstü bir kurum haline gelir. Önceden elde edilen sonuca ulaşmak için eldeki bütün imkanları kullanırlar.Niteliğine göre ulusal ve uluslar arası düşünce kuruluşlarının onayını alırlar.Bürokrasi,STK’lar,Bilim Çevreleri,Akademisyenler , Medya üzerinden örgütlenirler.
Artık sıra üst aklın ‘Düğmeye basın’ emrine gelmiştir…
Gezi Parkı,17-25 Aralık darbe operasyonları,Kobani ayaklanmaları hep bu oluşumun tezahürüdür.Çok değil bir kaç yıl öncesine gidersek bu iddialarımızı güçlendiririz.

Malum bizim her daim bir Kıbrıs meselemiz vardır.Temcit Pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze getirilir zaman zaman.Önce Mısır‘lı bir Kipti(Hırıstıyan) olanButros Galli , daha sonra da Koffi Annan tarafından hazırlanan ve sözde Kıbrıs‘a barış getireceği savı ile güçlendirilen tartışmalar yaşadık.Bu tartışmaların ateşini filizleyen ise yine kendi şah damarını kesmeyi görev edinen ve Alman Sosyalist Karen Foog tarafından satın alınan basın mensuplarımız olmuştur.Bu raporların, yapılan referandumda kabulü yönünde yazmadıkları yazı kalmamıştı.
AB‘nin Türkiye Temsilcisi olan Karen Foog‘un o dönem e-postaları ortaya çıkmıştı.Hangi gazetecilerle neler yazıştığı saçılmıştı ortalığa.Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar, Şahin Alpay, Mehmet Altan, Oral Çalışlar…

Tarihe ‘Kör Agop Çetesi’ olarak geçen ve Rauf Denktaş‘ın ‘Karen’in çocukları’ dediği bu takım, tıkanan lağımları açmak için AB‘nin kadrolu fareleri olmayı kabul etmişlerdi.Her ne kadar fikirlerimiz örtüşmese de Eski Başsavcı Vural Savaş bu olayı bam telinden yakalamış ve ‘Hukuk ile aldatmak’ kitabında şöyle özetliyordu:

‘Karen Fogg’un Çocukları’ benzetmenin sahibi Merhum Rauf Denktaş‘tır.Denktaş, bu benzetmeyi, Avrupa Avrupa diye tutturan ve Türkiye‘nin her şeyini  Avrupa Birliği‘ne endeksleyen ve bunun için siyasi iktidarlar üzerinde baskı kurmaya çalışan STK ve medya mensupları için yapmıştır. Gazeteci Mehmet Ali Birand‘ın aktardığına göre; Denktaş ile Birand arasında, bu konuda uluslararası bir toplantı sırasında geçen diyalog şöyledir:
Mehmet Ali Birand: ‘Efendim, bize Karen Fogg’un çocukları diyorsunuz. Çok gücümüze gidiyor. Sanki o.. çocukları diyorsunuz gibi geliyor.
Rauf Denktaş: ‘İyi ya Mehmet Ali Bey, biz de zaten öyle diyemediğimiz için Karen Fogg’un çocukları diyoruz. Anladığın için tebrik ederim.Bu konuşma sonrası Mehmet Ali Birand her zamanki pişkinliği ile gülerek ‘ilahi Sayın Denktaş, sizinle hiç kimse baş edemez vallahi’ diyerek çekip gitmiş.’

Gnl Kurmay Başkanı
 olan Hilmi Özkök‘ün şu çıkışını da hatırlayalım.Ortalığa şaçılan bu dezerformasyona karşı dayanamamış ve ‘AB bu tür olaylara başlarken iki-üç sene önceden bazı yazarlara para karşılığı yazılar yazdırıyor,medya kuruluşları vasıtasıyla psikolojik hareketler yapıyorlar’ demekteydi.
iş o kadar çığırından çıkmıştı ki artık herkes itirafını gizleyemiyordu.Eski KGB şefi Leonard Şabarşin ‘in ‘Biz istediğimiz ülkede para karşılığı,hatta bazen bir şişe viskiye bile istediğimiz yazıları yazdırıyorduk’ dediğini hatırladım bir anda.
Kör Agop’un Meyhanesinde , bazende özel evlerde buluşan Karen çocukları çok manidar e-mailler çekerek görevlerinin başında olduklarını hatırlatıyorlardı.
M. Ali Birand 8 ocak 2002 tarihinde Karen Fogg‘a şu maille karşılık verdi,

‘Sevgili Karen,

Evimde yüksek düzeyde ya da en üst düzeyde gazetecilerle özel toplantıyı yeniden öneriyorum. ne dersin?’
Birand bu yüksek samimiyet ve sadakatini gelen tepkiler üzerine bir yazısında savunmaya geçmiş ve ‘Karen Foog,benim ve eşim Cemre’nin otuz yıllık arkadaşıdır.Bununla da gurur duyuyorum.Karşılıklı birbirimizin evimizde kaldık.Birlikte tatil yaptık.Aslında ona haksızlık ediyoruz’diyecekti.

Bir diğeri ise Pensilvanya rütbelisi Zaman Gazetesi yazarı Şahin Alpay‘dı.

19 Ocak 2002′de atttığı e-postada,
‘Sevgili Karen,
Nasılsın? Yakında İstanbul’a geliyor musun? Bahçeşehir’deki dekanım Prof. Eser karakaş (çok saygı duyulan bir liberaldir, geçen yıl Bahçeşehir’e yaptığımız ziyarette kendisiyle kısaca görüşmüştünüz) bir akşam yemeği ya da öğle yemeğinde sizi ağırlamayı çok istiyor, sizinle konuşmaya fena halde ihtiyacı olduğunu söylüyor. Lütfen İstanbul’dayken bizi görmek için biraz zaman ayırın.’

Bitmedi devam ediyoruz.Çünkü kapının neden kilit tutmadığından şikayetçiyiz ya..! Hırsız içeriden olunca kapı kilit tutmaz.İşte bir başka hırsız Cengiz Çandar…

1 Nisan 2001
 tarihinde Karen Foog’dan şöyle bir e-posta alır,
‘Birinci sayfada AB ve Avrupa bütünleşmesi olarak tercihen katışıksız Türk görüşünün dışında bir şeyler yazan her ay başka bir seçkin Türk köşe yazarının makalesi var. Nitekim Şahin Alpay IGC üzerine, Lale S güvenlik ve savunma üzerine, Cüneyt C tarım üzerine, Emine Y telekom üzerine yazdı. Ferai T, mehmet Ali B, Samy C, Semih İ, Zeynep G ,Mithat M, Mim Kemal bu yoldan geçtiler. (…)
diyor ve dikkat buyurun devam ediyor,
‘Şimdi senin sıran. Güncel bir Avrupa konusu üzerine Türkçe 400-500 kelimelik bir makale üretmek ve bize e postayla 9 Nisan’a kadar (…) bizim konuk köşe yazarımız olur musun? (Ödeme mümkün, bize makbuz gönder.)’
Çandar 3 Nisan tarihinde zafer kazanmış bir komutan edasıyla şu cevabı gönderir,

‘Sevgili Karen,

Senin bir önerini nasıl geri çevirebilirim? Sizin sayfalarınızdan geçenler kuyruğunda en son sırada oluşum şaşırtıcı…’
İşte böyle sevgili dostlarım…
Ne acı tecellidir ki,ibret almadığımız için bugün yine bu hadiseler tekerrür etmektedir.Kıbrıs konusu gündeme geldiğinde bu hazin tabloları yazmıştım.Dedik ya ,ülkesine ihanette,şah damarını kesmede gönüllü cellatlarımız o kadar çok ki…

Bu ülkede Türk kimliği taşıyan ,kripto Türk düşmanı o kadar çok hain  ” Karen’in Çocukları ” ve“Kör Agop’un adamları “ var ki …

……

Boşluğu siz doldurun.

Ne diyelim yazıklar olsun…

İlhan Nezor

Neden bu kadar çok hain yetiştiriyoruz..!(3)

Yugoslavya parçalandığı zaman halka bunun nasıl olduğu sorulmuş “ Biz akşam dizi seyrediyorduk,olup bitenden haberimiz olmadı” cevabını vermişler. Neticede bugün yedi bağımsız devlet oluşturuldu Balkan coğrafyasında.Halk dizi ile uğraşırken Pentagon bağlantılı Dinler Araştırma Dairesi Yugoslavya’nın nasıl parçalanabileceği konusunda yüksek bütçeli çalışmalar ile meşguldü.

Buraya da bir nokta koyalım ve devam edelim…

Şimdi kısa bir tarih yolculuğuna çıkalım.

Türkler, devleti yönetme yetkisinin Tanrı tarafından verildiğine inanırlar. Bu yönetme hakkına ise “Kut” denilir. Kut, kan yoluyla geçtiği için hükümdarın kanını taşıyan tüm erkek çocuklarının da yönetme yetkisi bulunur.

İslam öncesi Türk devletlerinden itibaren başlayan Kut anlayışı, İslamiyet’in kabulünden sonra da, Osmanlı Devleti’ne kadar devam etmiştir. İslamiyet’ten önceki Türk devletlerinde de yönetim her zaman aynı ailede yani hanedanda kalmıştır. Tanrı’nın verdiği yönetme yetkisini başka bir aile kullanamadığı için başka hanedanlar devleti yönetemez.Türk yönetim tarihinde kağan ve hükümdarlarının kullandığı ad ve unvanları Kut anlayışı ile bağlantıları bakımından önemlidir. Örneğin, Türk tarihinin önemli liderlerinden Mete’nin unvanları; “Tanrı-kut” ve “İdi-kut”; Göktürk kağanının unvanı ise “Kutlug Beg”dir.

İslamiyet’in kabulünden sonra da Kut anlayışı değişmemiştir. Bu anlayış Osmanlı Devleti’n de de devam etmiştir. Devletin kuruluştan yıkılışına kadar yöneten hanedan Osmanoğulları’dır. Kut, hem halk hem de ordu üzerinde etkili olan bir anlayıştır. Hükümdarın yetkilerinin Tanrı tarafından verildiğine inanan bir halk ve ordu, daima hükümdarının yanında olmuş ve hanedandan vazgeçmemiştir.

Kut anlayışının olumsuz yönlerinden biri ise, tüm hanedan üyeleri Kut’a sahip olduğu için, hepsinin tahtta hak iddia etmesiydi. Kendisine askeri ve siyasi olarak güvenen hanedan mensupları, taht kavgalarına girebiliyordu. Bu da Türk devletlerinde iç savaşa ve bölünmeye neden olabiliyordu.

Bu kısa bilgiyi neden verdik?

Tarih boyu yönetim ve hükümranlığın Tanrı tarafından verildiği inancı ile perçinleşen bir yapı da bile zaman zaman haince başkaldıranlar olmuştur.Binlerce yıllık Türk Tarihi’n de ortaya çıkan isyanlar da hiçbir zaman ülkeyi yöneten hanedan direkt hedef alınmamıştır.

Örneğin,Selçuklu zamanında çkan isyanlar, devletin politikalarına yöneliktir. Hanedan ile doğrudan bir bağlantısı yoktur. Osmanlı Devleti’nde çıkan isyanlarda da benzer durumlar görülür. Mesela ,Celali İsyanları bozulan ekonomiye ve taşra’da ki yöneticilerin yaptıkları haksızlıklara bir baş kaldırıdır. Osmanoğulları’nı tahttan indirme ya da başka bir yönetim şekline geçme gibi bir amaç asla yoktur. Yeniçeri İsyanları’nda da hedef aynıdır. İsyan edilen kişi bir şahıstır, aile ya da hanedan değildir. Zaman zaman padişahları öldürecek kadar ileriye giden Yeniçeriler, öldürdükleri padişahın yerine, aynı aileden başka bir kişiyi tahta çıkarmışlardır. Bu da, Kut Anlayışı’nın toplumun her kesimi tarafından nasıl sahiplenildiğinin ve kabul edildiğinin bir göstergesidir. Aradan binlerce yıl geçmesine rağmen Kut Anlayışıgünlük hayatımızın halen bir parçasıdır. Bayram Kutlamak, Doğum günü Kutlamak gibi eylemlerdeki asıl fiil olan Kut, binlerce yıl öncesinden gelen bir geleneğin sonucudur.

Görüldüğü gibi Türkler’de ihanet etmenin bile (tabir yerinde ise) bir ahlakı vardı.
En haini bile asla devleti hedef almamış , sadece düzene karşı olmuş , gördüğü haksızlıklar karşısında isyan etmiştir.

Oysa  bugün organize bir şekilde o kadar çok hain yetiştiriyoruz ki arasanız karaborsada bile bulamazsınız.Öz evlatları tarafından şah damarını kesecek milyonlarca hainle karşı karşıyadır Türkiye.Bunun elbette bir çok sebepleri var.Gelecek bölümde bu konuyu otopsi masasına yatıracağız.

Bütün bunlar olurken , devletin en mahremine,kozmik odasına girilirken , bu temel bilgilerden habersiz olan halkımız ne ile meşgul acaba?

Yugoslavya‘nın dağılışını aptal kutusu TV ekranlarında dizi seyrederek geçiren Yugoslav halkı gibi sağınak sağınak dizilerle  ıslanmaya devam etmektedir.

Ve bir gün ” Ne oldu Türkiye’ye böyle ? “diye sorulduğunda “ Valla biz akşam ailece dizi seyrediyorduk,sabah kalktığımızda ülkemizi parçalanmış bulduk” mu diyeceğiz.

Allah muhafaza…

( Devam edecek…)

İlhan NEZOR

Neden bu kadar çok hain yetiştiriyoruz..!(2)

Dünyada en çok personelin çalıştığı yer olarak Pentagon’da kurulu olan  “Dinler Araştırma Merkezi” gösterilmektedir.Emperyalist güçler medeniyetler üzerinde tartışmasız sistem olan dinler ve özellikle müslümanlar üzerinde adeta bir böcek bilimcinin çalıştığı gibi çalışmaktadır.Çeşitli algı yöntemleri ile toplumları dizayn etmeye ,dönüştürmeye çalışan güçler din olgusunun insan tabiatı üzerinde ki etkisinden nasıl yararlanacakları konusunda olağan üstü bütçeler ayırarak çalışmalar yapmaktadır.

Bu bağlamda İtalyan düşünür Umbarto Eco ‘ nun  şu tespiti önemlidir :” İnsanların neye inandığının hiç önemi yok. Önemli olan neyi ne kadar göze aldıklarıdır”der.

Bu notu bir kenara yazalım ve tekrar dönmek üzere şimdilik bir nokta koyalım.

Konuya medeniyet bilincimizin neden ve nasıl törpülendiği ve yarınlarımızı emanet edeceğimiz çocuklarımızın küresel güçlerin elinde nasıl birer canlı bomba haline gelip potansiyel suçlu olarak yetiştirildiğinden şikayet ile başlamıştık.

Yaşam kültürü ve medeniyeti açısından gıpta ile izlenen ve tarihteki haklı yerini alan Türk-İslam Tasavvuru ehil olmayan ellerde adeta bir “Nefret Tarikatı” haline getirilme çabasındadır.

Oysa , tarihimizde iz bırakmış bütün gönül erleri sevgi ve muhabbet tohumları ile gönüllerde ve gök kubbede hoş bir seda bırakmıştır.Aradan asırlar geçmesine rağmen hala içimizde aynı aşk ve heyecanla yaşamakta ve ışık kaynağı olmaya devam etmektedirler.

İncinsen de incitme,ne ararsan kendinde ara” diyerek 800 yıl öncesinden seslenen Hacı Bektaş-ı Veli,

“Aşk’a uçarsan kanatların yanar” diyen Sadi Şirazi,

Aşk’a  uçmazsan kanat neye yarar ” diyen Mevlana;

“Aşk’a varınca kanadı kim arar” diye bir Yunus Emre,

Daha saymakla bitiremeyeceğimiz gönül mimarlarının yerini artık patolojik birer vakıa haline gelen ve düzenlediği beddua seansları ile akıl tutulması yaşayan ve yaşatan sahtekarlara bırakıldı.Hainliklerine din ritüelleri üzerinden meşruluk kazandırmaya çalışan bu sosyopatların iğrençliklerini bir çok defalar zikretmiştik. İslam’ın “Atom Çekirdeği” olan Tevhid inancını parçalamakta mahir olanlar , yetenekli ama geleceği parlak olmayan zayıf karakterli  ‘yumurtalar‘ yetiştirerek mankurtlaştırdıkları gençleri kuluçkaya yatırmışlardır.

15 temmuz‘da kuluçkadan uyanan hainlerin inlerine 40 yıldır himmetleri ile sömürdükleri halk girmiştir.Yok olmaya mahkumdurlar.Beslendikleri nefret dili gün geldi kendilerini deşifre etmeye yetti.

Şimdi yukarıda nokta koyduğumuz yere dönüyoruz…

Dünyanın hemen her yerinde Pentagon bağlantılı dinler araştırma merkezi ve ajanları o iklimin o kültürün teolojik yapı taşlarını incelemeye alıp zayıf karakterli yumurtaları seçerek kendi halkına çok rahatlıkla ihanet edecek bir kuluçkadönemine sokmaktadır. FETÖ denilen hain yapı bunun en bariz örneğidir.

Bu konuyu Atilla İlhan bir makalesinde şöyle özetlemektedir:

İstihbarat dünyasında “kuş yumurtası üretmek” diye bir deyim vardır.

Diyelim ki X ülkesinde bundan 20 sene sonra yapmak istediğiniz uzun vadeli bir operasyon var. Bu operasyon için size çeşitli provakatörler lazım ve en güvenilir provakatör kendi yetiştirdiğinizdir. Bu iş için yetenekli ama geleceği parlak olmayan zayıf karakterli bir “yumurta” bulunur.

Mesela bu genç üniversitede devşirilir ve aşama aşama önce öğretim görevlisi daha sonrada medya parlatmaları ve şirket sponsorluklarıyla ülkede sözü dinlenen bir Profesör haline getirilir. Gerekirse tüm araştırma ve kitapları da eline hazır olarak verilir. Ülkedeki insanlar bu kişinin yazdığını sandıkları muhteşem eserleri okur ve ona olan saygıları artar. Böylece yumurta kuluçka aşamasını bitirmiş ve çatlayıp güzel bir kuş olma zamanı gelmiştir.

Belirlenen zamanda bu profesör medya yoluyla müthiş radikal açıklamalar yapmaya başlar ve tüm ülkeyi karıştırır.Aynı anda kendisi gibi yetiştirilen diğer yumurtalarda farklı faaliyetlere girişirler…”

Atilla İlhan’ın bu çarpıcı tespitlerini yine onun sık sık dile getirdiği ” Türkiye’de her daim % 10 hain kadrosu mevcuttur.” tespiti ile ele alınmalı.

(devam edecek…)

İlhan Nezor

Neden bu kadar çok hain yetiştiriyoruz..!(1)

Tarihte kurduğumuz İmparatorluk ve devletlerin çöküşünü ya kendi evlatları eli yıkmışız ya da yıkılışına  yardımcı olmuşuz.Gelinen süreç ve yaşanan son olaylar da göstermektedir ki , şah damarını kendi evlatları vasıtasıyla kesmeye alışık bir millet olduğumuzu bir kez daha gösterdik.

Kadim bir medeniyete sahip , diğer milletlere devlet kurma sanatını öğretmiş olan milletimiz nasıl oldu da kendi çocuklarını kontrol edemez hale geldi,getirildi?Ne oldu da toplumsal duyarlılığımızı yitirmek noktasına gelindi?

Toplumsal ve sosyolojik her olguyu  kurduğu vakıf medeniyetleri ile yaşatan ,komşusu açken tok yatmamayı şiar edinmiş bir toplum , bugün neden kendi çocuklarını potansiyel suçlu olarak görmektedir?

Bir zamanlar,sürülerini otlatmak için dağa çıkan çobanın bile yanına,’Belki bir Tanrı misafiri gelir ‘ diyerek bir kaşık fazla aldığı…
Kışın aç kalan Kurt’ların beslenmesi…Hasta ve garip göçmen kuşların bakım ve tedavilerinin temini…Bayram günlerinde şehir ve kasabalarda top atılarak çocukların sevindirilmesi…Köy ve kırsalda yaşayan ihtiyar ve kimsesizlere giyecek ve yiyecek temin edilmesi…Hamalların sırtlarındaki yükleri kimseye muhtaç olmadan dinlenmesi için mola taşları dikilmesi…Yaz aylarında sıcaktan bunalanlar için gölgeliklerin yapılması…Et fiyatlarının kış aylarında artmasının önlenmesi…Sütü yetersiz olan kadınların çocukları için süt anneler bulunması…Hac yolunda parasız kalanlara para dağıtılması ve yardım edilmesi…Yüksek dağ ve geçitlerde kar ve tipiden korunulması için sığınaklar yapılması…Ramazanda camilerde hurma,zeytin gibi iftariyeliklerin dağıtılması…vb gibi saymakla bitiremeyeceğimiz güzel hasletlere sahip bir milletten bahsediyoruz…
Görüldüğü gibi bu saydığımız ve insan hayatının her alanında bu hizmetlerin görülmesi için ecdadımız birer Vakıf kurulmuştur.
Böylesine gıpta edici bir medeniyet ve uygarlığa asırlar öncesinden ulaşan bir ecdadın torunlarına ne oldu da, ‘Toplumsal duyarlılığımızı yitiriyor muyuz…Neden bu kadar çok hain yetiştiriyoruz? ‘ demek durumunda kaldı.

Sütü yetersiz olan bir annenin çocuğu için ihtiyacını süt anne bularak karşılayan vakıf medeniyetinden , bugün (yazarken bile kahrediyorum) 3.5 yaşındaki bir çocuğa tecavüz edecek kadar ,ahlaktan,insanlıktan nasibini alamamış bir sapıklığa , ahlak yozlaşmasına kadar gelindi?

Kim ya da kimler bu toplumun,bu kadirşinas milletin limbik sistemi ile oynayarak “duygu körlüğü” oluşturdu?

Ülkesini bir kaos ortamına sokacak , bu toprakların çocuklarını , kınalı kuzularını , davul zurna ile gönderdiği Peygamber Ocağında isyana teşvik edecek ve Türk tarihinde görülmemiş bir ihanetin pençesine itecek ve kendisini yetiştiren milletine karşı  ‘Ateş ede ede halkın üzerine gidin..!’ emrini verecek  kadar hain bir general nasıl yetişti?

İngiliz ve Amerikalıların sık kullandığı bir deyim vardır  “ Tanrı insanların önünü açmak ,doğru yolu göstermek için iyi insanları kullanır.Kötü insanlarda kendi kötü emelleri için Tanrının ismini kullanırlar.”

Maalesef bu neden ve niçinlerin cevabını bu pasaj üzerinden ele alarak yorumlayacağız.

Bu durum Ortadoğu ve haliyle İslam coğrafyasında çok yaygın bir durumdur.Ticaret , tarikat ve siyaset üçgeninde de sıkça görülen bu hal her bir olguyu erozyona uğratır.Hiç şüphesiz burada yapılması gereken en önemli faaliyet insanlara iyi bir eğitimin yanında  iyi bir din eğitimi de verilmelidir.Bu eğitim insanların kolay aldatılmamasını sağlamak için şarttır.

Aksi takdirde , yetenekli ama geleceği parlak olmayan zayıf karakterli  “yumurtalar” yetiştirmekten kendimizi alamayız.

(Devam edecek…)

İlhan Nezor

“Gel bakalım Mariam..!” (2)

mariam_10_1

Kur’anı Kerim üzerine ABD pasaportunu koyarak Ankara’dan kendisine yapılan daveti  “Bon viatge a mi! – Bana yolculuk gözüktü” diyerek kabul eden ve yaptığı paylaşımlarla subriminal mesajlar verem Merve Kavakçı’nın Ürdün asıllı eşinden olma Mariam Kavakçı Cumhurbaşkanı tarafından Külliyeye danışman olarak atandı.

Elbette bu Cumhurbaşkanının takdirleridir.Ancak her platformda ehliyet ve liyakatten söz eden Erdoğan bu atamayla tepkileri üzerine çekmiştir.Hangi kriterler dikkate alınmıştır bilemem ama görünen o ki Ak Parti yavaş yavaş Osmanlı’nın çöküş dönemini hatırlatır icraatlere imza atmaya başlamıştır.Son atama kararnamesinden bir çok kesim memnun değildir.Adeta Ak Parti “Nepotizme” doğru kaymaktadır.(Nepotizm, akraba kayırma veya adam kayırma, öznel ve adil olmayan şekilde yapılan ayrımcılık.)

Yerel seçimlerden kısa bir süre önce yapılan bu atamalar adeta seçim sonuçlarının da habercisi idi.

Şimdi Cumhurbaşkanına danışman olarak atanan Mariam Kavakçıyı tanıyalım.

Seçim konuşmalarında Erdoğan sık sık rakiplerini eleştirirken “Biz sizin cemaziyel evvelinizi de biliriz” diyerek adeta kişinin kötü geçmişinden örnekler vererek yüklenmektedir.

Biz de aynı şeyi yapacak ve kendisine danışman olarak atadığı Mariam Kavakçı‘nın “Cemaziyel evveli” ile başlayacağız.

Ama önce Mariam‘ın dedesi Prof.Dr.Yusuf Ziya Kavakçı’nın şu alttaki yazıyı okuyalım

ziya

(Bu yazı daha sonra gelen tepkiler üzerine Akit Gazetesi sitesinden kaldırılmıştır.)

İşte size Cemaziyelevvel.!!!

Dede böyle olunca torunu da Kuran üzerine ABD pasaportunu da koyar , yeni aldığı ayakkabılarını ayağını havaya kaldırarak sosyal paylaşımda da bulunur..

Bu yazı başlı başına hakkında terör propagandası yapmaktan dolayı işlem yapılması gereken yazıdır.

İslamcı kesimin bir bölümünde hala FETÖ’ye farklı bir bakış olduğu aşikar. Bunun sebebi de zamanında iç içe geçmiş olmaları ve insanların çevresinde yıllardır yüzyüze baktığı kişilere terör örgütü üyesi damgasını yapıştırmak istememeleridir.

Oysa  Fetullah Gülen artık FETÖ terör örgütünün lideridir. Devlet katında eşiti Öcalan’dır. Bu yazıyı veya benzeri söylemleri Öcalan’a uyarlayıp yazsan/dile getirsen adamın gtünü keserler. Ama Fethullah için yazınca islamcı camiadan gık çıkmıyor. Siyasi kademede cılız sesler çıksa da taban da çoğu kesim kafasında Fethullah ile Öcalan’ı aynı kefeye koymuyor.Çünkü iç içe oldukları zamanları kestirip atamıyorlar.Dolayısıyla bu yazıyı ben kaleme alsaydın bugün hapse atılmış olurdum.

Ardan Zentürk“Fethullah ve ‘tevbe…’ Susacak mıyız?..” başlıklı yazısında, “Yazıdaki fikir kurgusu korkunç!..” diyerek şunlara dikkat çekti: “Sabrınıza sığınarak bir-kaç satırını aktarmam gerekebilir: Bunun nesi akıl verme… ‘Askerde, sivilde, ticarette, sanayide, istihbaratta, dünyanın her yerinde paralı pullu bir teşkilat olan Feto esas itibarıyla eğitim ve öğretim hizmeti iken açıktır ki Batının istihbarat ve güç kuvvetleri hegemonyası sonucu bugünkü duruma evrilmiştir. (…) Bence bu teşkilat aslî hizmetine dönmeli ve saf ve temiz mensuplarının güzel duygularına bağlanmalıdır (…) Fetullah Gülen dramatik bir kararla Türkiye’ye dönmelidir, açık bir beyan ile ‘hata ettik, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyib Erdoğan ve arkadaşlarının iyiliğini aldık, suiistimal ettik, yanlış yaptık, tevbe, hem de tevbe-i nasuh ile tevbe ediyorum’ demelidir.(…) Türkiye’ye dönünce ve iktidar ile iyi münasebetlerini tesis edince, eminim, ona muamele de iyileşecek…’ Yazı bu!.. Pekiyi, bunu yazanın kimliğine, yetiştirdiği evlatların konumuna göre kulağımızın üzerine yatıp, görmezlikten gelecek miyiz, hayır!..” diyerek milli duruşunu göstermiştir.

“FETÖ denilen ihanet şebekesi ve onun elebaşısı ile mücadelede karşımıza evladımız çıksa, mezarından babamız çıkıp gelse tanımayız” diyen Ardan Zentürk eleştirilerini şöyle sürdürdü:

“Çünkü bu yazı, yalnız ‘fikri skandaL’ değil, açık bir suçtur. Sabırla bekledim…

Ravza Kavakçı Kan,tartışma kamuoyunda dal-budak saldıktan, FETÖ ile mücadele-AK Parti hattı neredeyse tartışılır hale geldikten sonra, hayli geç bir zamanlamayla açıklama yaptı:

‘Fetullah Gülen Olsam başlıklı yazı, başta 15 Temmuz şehitlerimizin aileleri ve yakınları ile 15 Temmuz gazilerimiz ve hain darbe girişimine karşı kahramanca direnen insanlarımız olmak üzere, kamuoyu vicdanını yaralamış ve herkesi olduğu gibi şahsımı ve ailemi de derinden üzmüştür.’

Ardan Zentürk “FETÖ mücadelesi çifte standart kaldırmaz!..” diyerek yazısını şöyle sonlandırdı:

“Prof. Kavakçı,FETÖ’yü temiz niyetle yola çıkıp istihbarat örgütleri tarafından sonradan yoldan çıkarılmış bir örgüt olarak tarif ediyor, yanlış… İlk günden itibaren emperyalizmin kurguladığı bir örgüt olduğu, elebaşının 1999 yılından bu yana onların topraklarında yaşadığı açık gerçektir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2013’ten bu yana kendisi hakkında beddua seansları düzenleyen elebaşının 1 Dolar’lık askerleri tarafından öldürülmeye çalışılmış, 15 dakikalık tesadüflerle canını kurtarabilmiştir.

Böyle bir adam ‘tevbe’ edecek, millet tarafından af edilip son günlerini köyünde yaşayacak öyle mi, geçiniz…Yazıyı Hasan Cemal yazsaydı ne yapardınız? Yazmaz ya-aynı yazıyı Hasan Cemal gibi bir kalem döktürseydi(!) kopacak fırtınayı şimdiden tahmin edebiliyorum, bunu yapmayın.

..Muhatabın kimliğine değil, fikrine ve ne yaptığına göre davranacağımız çok kritik bir dönemden geçiyoruz”

Prof. Dr. Yusuf Ziya Kavakçı. 20 küsur yıldır ABD‘de yaşıyor. Kuzey Teksas‘ta Kuran Akademisi, Suffa Islamic Seminary‘nin kurucu dekanı ve İslam hukuku hocası. Dallas Merkez Camii imamı.Amerika Birleşik Devletleri’nin “Resmi İslam Sözcülüğü” görevini yürütüyor.

Öyle ki Papa XVI. Benedictus’un ABD ziyareti sırasında görüştüğü isimler arasında Prof. Dr. Yusuf Ziya Kavakçı da var!Teksas Parlamentosu‘nun açılışında konuşma yapıp, dua okuyacak kadar güvenilir bir isim Amerikalılar için.

Amerika ileride bir iki saat kullanacağı bir kişi veya cemaati 40 yıl destekler.İşte FETÖ ve Kavakçı ailesi de bunlardandır.15 Temmuz’da hayatını kaybeden onlarca insanı yazısında anmayan Prof. Ziay Kavakçı‘nın torunu Mariam‘ın Cumhurbaşkanlığına danışman olarak atanması açıkça kanıma dokunda.

Neymiş efendim “Konuşma pataloğu imiş…”

Güldürmeyin insanı…

(Devam edecek)

İlhan Nezor