Hegemonyadan Özgürlüğe adım adım(1)

Siz, ne kadar düşünce ve fikir özgürlüğünden bahsederseniz bahsedin, Türkiye‘de “yazmak” kadar zor bir iş yoktur. Yazdıklarınız eğer kafa karıştırmıyor ise “kafası karışık muhataplarınız” yok ise yazdıklarınızı yayınlamadan çöpe atmanız daha uygun bir davranıştır.

Biz de, bu hatırlatmayı yaparak uzun soluklu bir yazı dizisine başlayacağız. Bakalım kelime dağarcığımız bizleri hangi limana doğru sürükleyecek.

Gemileri yakacağımız son liman” neresi olacak hep birlikte göreceğiz…

Dönüşü olmayan bir nehirden yola çıktık…

“Dünyanın her köşesinde özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ gibi sözcükleri biz bağırdık; budala papağanlar da bu oltamıza takıldı. Bu kelimeler daima Yahudi olmayanların refahını kemiren, her tarafta sulhu, suküneti, dayanışmayı yok eden Yahudi olmayanların bütün müesseselerini tahrip eden mahvedici kurtçuklar oldular. Gerçekte eşitlik yoktur.
Böylece, Yahudi olmayanların aristokrasisini yok etme olanağına kavuştuk. Onun yerine, bizim; para ve eğitim temeline dayanan kendi aristokrasimizi kurduk. ‘(Siyon Protokolleri no:1)

Hayatım boyunca içi boşaltılan, Özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ kavramlarından nefret etmişimdir. Çünkü, bu kavramları savaşçı edasıyla kullanan içimizde bunca sosyopatlar olunca “gözlerine bakıp ciğerlerini muayene” etmeniz de bir o kadar anlamlı oluyor. Sosyopat dudaklardan dökülen bu manidar cümleler anlamını yitirdiği gibi felsefi ve sosyolojik bağlamda da tartışma konusu olmuştur. SekülerBaronların kontrollü stratejik gerilimin izdüşümleri ile hareket eden bu güruh “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik” gibi kavramlara “budala papağanlar” gibi sahip çıkmaya hala daha devam etmektedirler.

Cumhuriyetimizin derin analizini yapmaya başlıyoruz

Bahsedeceğimiz konular yürekli insanlarımızın dile getirebileceği belgegeçerlerdir. Elbette yarası olanlar gocunacaktır. Milliyetçi duygularımız “Söz konusu vatan ise gerisi teferruattır”  hatırlatmasını yapmaktadır.

Önce sıkça dile getirilen ve yaklaşık yüz yıldır her platfomda tartışılan kavramlar üzerinden analiz yapalım…

Cumhuriyet,siyaset,demokrasi ve politika

Aralarındaki farklar nelerdir..?

Siyaset ve politikayı neden karıştırıyoruz?

Demokrasi ve Cumhuriyetin anlamını yitirdiği noktalar neresidir?

Cumhuriyet Arapça bir kelime…Cumhur “Halk” demektir…Bu anlamda kullanılır…Bir yeri kimin yöneteceğini halkın belirlediği yönteme Cumhuriyet denir…Demokrasi ise, nasıl yönetileceği ile alakalı sorunun cevabıdır...Demokrasi daha çok hukukla alakalıdır…Devletin yönetim hukukuİdare hukuku...Şahsın hukuku…Yani seçilen şahsın üstünlüğü değil…Seçen şahsın üstünlüğü de değil…Hukukun üstünlüğü…Seçen de seçilen de Hukuka tabidir…Buna demokrasi deniyor…Genel anlamda “Hukukun muhtevasıdır…”

Hitler’in de kanunları vardı…Neron‘un da kanunları vardı…

Hukuk,kanun,adalet ayrı ayrı şeylerdir…Kısaca Cumhuriyet,kimin yöneteceğine,kimin yönetileceğine halkın karar verdiği uygulamanın adıdır…Demokrasi de nasıl yönetileceğinin cevabını veren kurumun adıdır…Siyaset,her şeyin siyaseti vardır…Siyaset sadece particilik demek değildir…Bir babanın evde siyaseti vardır..Bir öğretmenin sınıfta siyaseti vardır…Bir işverenin iş yerinde siyaseti vardır…Siyaset bir tavırdır…Bir yöntemin adıdır…Yürütülecek stratejidir…

Politika bazen kötü anlamda kullanılır…Ama bir noktaya gideceksiniz o noktaya gitmek için takip edeceğiniz strateji siyasettir…O noktaya varabilmek için yapacağınız uygulamalara da Politika denir…Bu siyasetin bu stratejinin politikası ne olacak ? Olumlu anlamda böyledir…Politika taktiktir,siyaset stratejidir…Örneğin,İslam siyasetinde şu vardır : “Hedef meşru olacak,yürüdüğün yol ve uyguladığın yol da meşru olacak…” Dolayısıyla meşru bir hedefe gayrı meşru usullerle gidilemez…

Bu bilgiler ışığında Cumhuriyetimizin kuruluş aşamasından bu güne kadar yapılmak istenen nelerdir…? Geçmişte olduğu gibi “vesayetik hegemonya” altına mı alınmak isteniyoruz..? Özgür müyüz yoksa Hegemonya altında mıyız..?

Özgür müsünüz yoksa hegemonya altında mısınız? 

William Shakespeare’in ifadesi ile “Olmak yada olmamak,bütün mesele bu..”

Şu paragrafın altını çizerek ve tarihe not düşerek söylüyoruz;

Vesayet altında isek özgür değilsek halk olarak yöneticiler olarak neyi nasıl yapacağımız hususunda kendi kararımızı biz almıyorsak,alamıyorsak,kararı alıp uygulamayı bize bırakmayan güçler bizi hegemonya altına almışlarsa orada herkes çok yüzlüdür.Ve orada herkes takıyye yapmak zorundadır.”

Cumhuriyet tarihimiz boyunca sağcısı solcusu ,alevisi sunnisi ,ilericisi gericisi takıyye yapmışızdır…Yapmak zorunda bırakılmışızdır…Kendimiz gibi olmamız mümkün değildir….Çünkü vesayet altındasınız….

Dolayısıyla üzerinde durulması gereken konu özgür müsün değil misin?

Dünya iki temel gücün çatışmasına şahittir…

Birisi ‘bütün insanlığı birbiri ile çatıştırarak,öldürerek,halkları kendi içlerinde çatıştırarak,sömürerek,çatışma üzerine hükümranlık tesisi etmiş küresel tapınakçı Şambala Çetesi.

Diğeri de ‘Aydınlanmanın yegane kaynağı Horasan Medeniyeti.

Dünya bu iki gücün çatıştığı yerdir. Şambala kan beslenen bir üst akıldır.Bu aklın vatanı,devleti,milleti yoktur.“Tanrı benim..!” anlayışıdır dayandığı teori.”Ben ne dersem o olur.” Bütün ülkelerin hatta bir zamanlar Türkiye‘nin medyasında,siyasetinde,bürokrasisinde , finansında,askeriyesinde örgütlenmiş bir çete idi.Şu anda da dünyanın canını acıtan bu çetenin uygulamalarıdır.

Buradan hareketle Osmanlı bu vesayetin altına girdi…

Özellikle 1799 dan sonra 1800 lü yıllar da Osmanlı bu küresel çetenin hegemonyası altına girmek zorunda kaldı…Çünkü,geri kalmıştı…Yanlışlıklar yapmaya başlamıştı.“Tanzimat Fermanını ” nı biz mecburen ilan ettik. Tanzimat “Hegemonyayı”kabul etmektir.”Devletimiz yıkılmasın” diye hegemonyası altına girdiğimiz ülkelerin bize dayattıkları argümanları yasalaştırmak için.Tıpkı bugün AB uyum yasalarını nasıl ki yasalaştırma mecburiyetimiz var idi ise Osmanlının zayıfladığı dönemde Tanzimat ile yapılmak istenen de budur.

Sultan Abdülaziz’i İngilizlerin Osmanlı’da ki ajanları öldürttü…Neden..? Çünkü , Sultan Abdülaziz , dünyanın en büyük donanmasını kurmaya karar vermiş ve uygulama aşamasına getirmişti.

Bu düşünce ,onun şehit edilerek saf dışı edilmesine neden oldu.’1839 İngiliz Ticaret Antlaşmalarıyla’ İngilizlere dünyanın en büyük kapitülasyonlarını verdik ve İngiltere‘nin çok ciddi ‘hegemonyası’ altına girdik.Ali Paşa,Fuat Paşa,Mithad Paşa dönemleri bunun bir örneğidir.

Peki bu dönüşümü nasıl yaptılar..?

“Biz tanrıyız” diyen Şambala‘nın bir özelliği vardır. Şambala karşımıza düşman olarak gelmez.”Senden görünür sana mensup olur ve kendisine dönüştürür.” Mesela bugünkü Daeş‘in Tanzimat‘taki temsilcisi Ali Süavi’dir. Bir çok kimse onu “İslamcılığın ilk Şovalyesi” olarak bilir.Oysa kendisi tamamen bir ‘İngiliz hayranı ve ajanıdır.

Said-i Nursi, ona ‘müfrit müslüman’ diyor.Bugünkü dile tercüme edersek “Radikal İslamcı” demektir…İşte bu “İslamcı” kılıklı İngiliz ajanı , ‘Bab-ı Ali’yi’ basıp insanları öldüren ve Abdülhamid‘i tahtından eden olayları fitilleyen birisidir.

Abdülaziz‘den sonra Abdülhamid iktidara gelmek için ve ileride iktidarını muhafaza edebilmek için, İngiltere ile müttefik olmak zorunda idi ve ‘Kraliçeyi’ davet etmiş ve nezaketen ‘elini öpmek’ zorunda kalmıştır.Çünkü iktidara gelebilmesi için böyle bir zaruret var idi.İngiltere hegemonyası altına girmiş idik ve bu şekilde iktidar güçlü olur kanaati o günlerde başlamış idi.

Bu öyle bir hegemonyadır ki Padişah Mehmed Reşad  bile ‘mason’ olmak zorunda kaldı.Neden..? Çünkü, dünyadaki mason örgütlerinin Osmanlıya destek vermelerini sağlamak amacı güdüyor idi.

İhsan Süreyya Sırma‘nın kitaplarını okuyanlar ‘Ajan İngiliz Misyonerleri‘ adlı risalesinde şöyle bir bilgiye rastlayacaklardır;

“Osmanlı son dönemlerinde , Papazı bilmeden farkında olmadan kedisine Şeyhülislam yapmıştır…”

Netice olarak, yaşanan bu hadiseler Osmanlı‘nın ‘vesayet altına girmiş bir devlet’olduğunu ortaya koymaktadır.Oysa bu hegamonik yapı içerisinde Sultan Abdülhamid‘in bütün maksadı Osmanlı’yı yıkılmaktan kurtarıp,mecalli hale getirip devam ettirebilmek için zaman kazanmaktan ibaretti.

Hala öyleyiz…Yani aynı durumdayız…

Bu “vakit ve zaman kazanma” işi Mustafa Kemal‘de de vardı…İnönü‘de de vardı …Adnan Menderes‘te de vardı.Ve bugün ,Tayyip Erdoğan’da da olmuştur.Bizi yıkmasınlar diye biraz sabırlı davranmak ve zaman kazanmak. Dedik ya, “bütün mesele olmak yada olmamak”

Bu çırpınışları veren devlet adamlarımızın, Türk dünyasına yönelik gelişmeleri görüldükçe “İngiliz aklı” devreye giriyor ve “Tanrı biziz” diyen “Şambala Çetesi” hemen “Horasan ekolüne” karşı savaşını başlatıyor.

Sultan Abdülhamid,Tıbbıye,Mülkiye,Harbiye,Sanayi Mektepleri,Demiryoları başta olmak üzere müthiş bir kalkınma hamlesi başlatınca bunu fark eden güç, Türkiye‘de ki ‘İslamcı’ kılıklı ajanları vasıtasıyla derdest edildi.”Hareket Ordusu” aslında “Abdülhamid’i kurtarmak” için geliyordu.Medrese talebeleri,Alaylı Subaylar devirdiler Abdülhamid‘i.Yani o günün Daeş‘i yıktı denilebilir: Ali Suavi gibiler

Sonra ne oldu..? Birinci Dünya Şavaşına girdik ve mağlup olduk. “Lozan andlaşması”bizim için “Birinci Dünya Şavaşının” bitişidir. Lozan ne hezimettir ne de Zaferdir.Bu konu hep yanlış değerlendirilmektedir.Bir vatan coğrafyası ve bir devlet tabelasını kurtarabilmek için verilen mücadelenin adıdır Lozan.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kim ne derse desin “İngiltere Hegemonyası” altında kuruldu. Lozan‘da ki büyük başarı şudur:”Türkiye Cumhuriyeti diye bir devlet ve Türkiye diye bir vatan coğrafyasının kurtardık.”

Sonuç: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yöneticileri arasında hain aramayın,mahkum arayın.

Mustafa Kemal‘de mahkumdur… İnönü’de mahkumdur…Menderes‘te mahkumdur…Tayyip Erdoğan‘da mahkum olmak zorunda bırakılmıştır…

Tam bu noktada “ağır ifadeler” kullandığımızı söyleyenler olacaktır.

Tarih Babaya baş vuralım bakalım bize neler anlatacak…

Yıl 1924 Cumhuriyet ilan edilmiş meclis kurulmuş,devletimiz tamam,anayasamız da var. Kanunların yazılması icap eder…

Bir Celal Bayar hatırası; nakleden de Bayar‘ın yakın dostu, 1937 yılının “Maliye Müfettişi” görevlerinde bulunan Burhan Ulutan.

Bayar  anlatıyor, “Teşkilat-ı Mahsusa‘dan iki arkadaş bana geldi ve dedi ki ‘Celal Bey,devlet iflas etmiş durumda.Biz şu Ahilik teşkilatını,Ahilik çalışmasını tekrar tatbikata koyalım.Bunu git Mustafa Kemal’e söyle.’ Durumu Gazi‘ye anlattım.Arkadaşların böyle böyle bir teklifi var dedim … Atatürk bana dedi ki; ‘Celal çok doğru.Ama bu teklifi sakın kimseye söyleme,bunu geliştir.Celal,tam istiklalimizi sağlayıncaya kadar bu fikrini kimseye açma.” dedi.

Bu sözler konuşulduğunda yıl 1924‘tür.Yani öyle zannedildiği gibi tam istiklal ve bağımsızlık sağlanmış değildir…Türkiye Hegemonya altındadır.

Bu konuyu teyit eden başka bir anı ile devam edelim…Dünya çapında genel kabul görmüş “Hukuk-i İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu” adlı eserin yazarı büyük İslam Alimi ve aynı zamanda Hukukçu olan Ömer Nasuhi Bilmen bir anısını şöyle nakleder.

Bir gün Mustafa Kemal bizi,ulemayı,alimleri çağırdı.Bize dedi ki ‘anayasa yazacağız.Kanunları yazın.Hepimize de ayrı ayrı başlıkları taksim etti.’ Aradan bir kaç ay geçti…Mustafa Kemal bizi çağırdı…Hiç birimiz bir şey yazmamıştık.”

İsviçre‘den,İtalya‘dan,Fransa‘dan çeşitli kanunları kendimiz yazamadığımız için aldık.

Durum bugünde aynıdır…Şu anda niye anayasa yazamıyor isek,o gün de kanun yazamıyorduk.Neden çünkü ,medeniyetimizi yok etmiştik.Batı medeniyetinin mensubu olmuştuk. Medeniyet bilincimizi tahrip ettiğimiz Tanzimat’a mecbur bırakılmıştık.Bu nedenle şu an için Türklerin kendi anayasalarını yazmaları başlı başına bir devrim olacaktır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında ki bu “hegemonya baskısını” anlamak için Mustafa Kemal ve İnönü dönemlerinde Nuri Demirağ’ın yerli uçak yapma teşebbüsünü ve 200 uçağı ihraç edilişini (Danimarka,Hollanda vs),sonra da kendi ürettiği uçakların Türkiye Cumhuriyeti tarafından satın alınamayışının , alınmasının engellenmesinin hikayesini bilmek zorundayız.

Ne acı bir durum..!

Kendi ürettiğiniz uçakları kendiniz satın alamıyorsunuz..!

İşte bu durum “vesayet ve hegemonya” altında kurulan bir Cumhuriyetin tam bağımsızlığını elde edemeyişinin bir göstergesidir.

Yakın dönemden bir örnekle bu bölümü bitirelim.

Çağdaş yaşamcı Türkan Saylan ne demişti “Bu memlekette bizim istemediğimiz hiç bir şey gerçekleşemez.Ne olacağına biz karar veririz.Çünkü biz asılız…”

Peki bu gücü nereden alıyor Saylan…

İşte bahsettiğimiz Hegemonya,vesayet ve “Tanrı Biziz” diyen Şambala Çetesinden…

Devam edeceğiz…

İlhan Nezor

Güle güle efsane Başkan..!

collage

Trabzon’un 45 km batısında yer alan şirin bir ilçedir Beşikdüzü…

Son yerel seçimlerde akıllı bir tercih yaparak ‘makus talihini’ yenme konusunda kararlı olduğunu gösteren şirin bir ilçedir Beşikdüzü.…İktidarın ‘lokomotif’gücününü de arkasına alarak değişimde öncü bir ilçe…1834 yılında Padişah İkinci Mahmud tarafından kendisine verilen özel statü ile adından söz ettirmiş , Şalpazarı İlçesi de dahil olmak üzere 80 yıl müstakil tam teşkilatlı ilçe gibi idari teşkilatla yönetilmiştir.Adeta bir il gibi kendi merkezi otoritesini korumayı başarmıştır.Ancak zamanla sosyal,kültürel ve jeo-stratejik bağlamda oluşan nüfus sirkülasyonu bu özelliklerini korumasını sekteye uğratmıştır.Cumhuriyet döneminde eğitim ve öğretimin başkenti diyebileceğimiz hamlelerle canlılık gösterse de sosyal ve idari manada hep bocalama içerisinde olmuştur.Araştırmalar göstermiştir ki,sahil şeridinde olup da kalkınma sağlayamayan bir yerleşkede sorun oranın idari yapısıyla alakalıdır.

Görünen o ki, Beşikdüzü‘nün ‘Bürokrasisi ve İdari kadroları’  uzun bir süre Hindi misali dar alanda paslaşma ile zaman kaybetmiştir.Çünkü “Hindilerle dolaşanlar Kartallarla uçamaz…” 

Bu nedenledir ki,coğrafi yapısı gereği her an bir afet tehlikesi ile karşı karşıya olan bir yerleşkede yıllardır , gelişen bilim ve teknolojiye rağmen sel felaketi karşısında hasarı asgariye indirecek bir plan ve Proje yapılamamıştır.Oysa Beşikdüzü gibi sırtını dağlara vermiş ve yılın büyük bir kısmını yağmurla geçiren , bazen de aylarca güneşe hasret kalan bölgede yapılması gereken en önemli şey , dere veya göl gibi belirli dönemlerde debisi yoğun suların taneli çökeltileri taşımasını önlemek ve yatağını doldurmasının önüne geçmek için Tersib Bend’i yapılmasıdır.

Yaptığım araştırmalarda acı bir gerçeği de öğrenmiş bulunuyorum. Beşikdüzü merkezinden beş dere geçmektedir. 2012 yılında meydana gelen sel afetinden sonra DSİ tarafından bir ıslah planlaması yapılmış ve Tümen Deresi üzerine Tersip Bendi yapılması kararlaştırılmıştır.Ancak ne oldu ise bu önemli proje rafa kaldırılmış ve bu durum 21 Eylül 2016 tarihinde meydana gelen o ölümcül sel felaketinin ‘geliyorum’ diyen habercisi olmuştur.

Sadece bu hadise bile Beşikdüzü idari yapı ve bürokrasisinin Hindilerledolaşmasının göstergesidir.Tekrar edelim “Hindilerle dolaşanlar Kartallarla uçamaz…” 

Bu hatırlatma ve girizgahtan sonra gelelim konumuza…

Havasını kokladığımız,yaylalarından soğuk sularını içtiğimiz,toprağından kara lahanasını,sırganını yediğimiz , bin bir çeşit nimetini bizlere sunan toprağımız Beşikdüzü’nün sevdalıları ile uzun soluklu bir yolculuğa çıkacak ve görüşlerimizi aktaracağız.

Gelin önce adını ,sırtını yasladığı dağdan alan Beşikdağı’nın hikayesi ile başlayalım.

Beşikdağı adını bir ailenin başından geçen hikayeden alır. Yaylacılığın önemli olduğu zamanlarda göç etmeye karar veren köylü bir  ailenin dokuz oğlu varmış. Bunlardan bir tanesi de sadece dokuz haftalık yeni doğmuş bir bebekmiş. Yaylaya göç esnasında bir yerde mola vermişler.Bir müddet sonra mola verdikleri yerden ayrılırken yüklerinin çokluğundan bazı eşyalarını ormanda bırakmak zorunda kalmışlar. Epeyce yol aldıktan sonra yeni doğan küçük çocuğu da orada unuttuklarını fark etmişler. Yaylaya çıktıklarında çeşitli hastalıklar baş göstermiş ve sekiz oğlu da hastalığa yakalanıp ölmüş. Bunun üzerine köye geri dönme kararı alan aile ormanın içinden geçerken ormana bıraktıkları çocuklarının ölüsünü görmek istemişler. Ancak; çocuğu unuttukları yerde bulamamışlar.Bir müddet aradıktan sonra az ilerde bir keçi görmüşler ve çocuk onun yanındaymış. Çocuğu büyümüş kilo almış bir halde bulmuşlar. Hemen çocuğu alıp köye geri dönmüşler. Ama o da ne..? Keçi hiç onların peşini bırakmamış, her zaman takip etmiş. Hiçbir köylü onu kovmayı başaramamış. Ardından annesinin aklına keçi ve çocukla olan ilişkisini test etme fikri gelmiş. Onu her gün bir dağın başına beşikle bırakıp, keçinin gelip onu beslemesini izliyormuş. Çocuk büyüyene kadar bu şekilde devam etmiş. Çocuk büyüdükten sonra keçi ortadan kaybolmuş. Anne ise beşiği dağın başında bırakmış ve bu dağa Beşikdağı adı verilmiş.

Evet bu bir efsane.Ne kadar doğrudur bilinmez ama biz gerçek bir efsaneden bahsedeceğiz.

Bundan önceki bir makalemizde bir “Anadolu Kaplanı” n dan bahisle “Atın iyisine Doru adamın hasına Deli derler” başlığı altında bir Osmanlı tespitini dile getirmiş , Beşikdüzü Belediye Başkanı Sn.Orhan Bıcakcıoğlu ve icraatlarından bahsetmiştik.

Geçen zaman içerisinde Sn Başkan Bıçakcıoğlu’nu adeta ‘damarında kan yüreğinde soluk gibi ‘ takibe almış bulunuyoruz.Yaratılışı gereği sosyal bir yapıya sahip olan insanoğlu ister istemez çevresinde gelişen olaylara karşı duyarsız kalamaz. Her “hal” ve “oluşum” onun şümulüne girer ve bu eksen üzerinde yaşam standartlarını belirlemeye , çözüm üretmeye, öneri getirmeye , farklı paradigmalar sunmaya mecburdur.Aksi takdirde kendisini , kalabalıklar içinde “yalnızlaştırmak” gibi kötü bir sonuçla karşılaşabilir.Belirli bir proğram ve plan dahilinde gerçekleşen yaşam biçimleri başarıya atılan ilk adımdır.Bu sebepledir ki,yaşam kültürümüzün şekillendiği coğrafyalarda gelişen olayları algılamak,kavramak bir sosyal sorumluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

İşte bugün “Ben bu oyunu bozarım arkadaş “ diyerek mazbatasını taçlandıran bir Belediye Başkanı ile tanışmıştır Beşikdüzü : Orhan Bıçakcıoğlu...

Artık ‘Hindileri’ terk edip ‘Kartallarla’ uçmanın vakti gelmiştir.

Bıçakcıoğlu yöre insanı olması,eğitimci ve bir dönem milletvekilliği kimliği ile doğup büyüdüğü coğrafyanın kültürel kodlarını,yaşam biçimini iyi analiz etmiştir.
Beşikdüzü bizim sevdamız,aşkımızdır” diyerek adeta Anadolu‘da yavrusunu kaybetmiş Ana Ceylan‘ın yavrusunu aradığı gibi aramıştır  Beşikdüzü‘ne hizmet etmeyi …Ve Aşık , Maşuk‘una kavuşmuştur.

İzlenimlerim o dur ki, Sn Bıcakçıoğlu‘nun doğup büyüdüğü topraklara olan aşkı da işte böyle bir şey…
Böyle olması da mukadderdir.Çünkü,Sn Bıçakçıoğlu ahlak ve maneviyat üzerine inşaa edilen siyasi bir ocak terbiyesinin tedrisatından geçmesi onu , yaklaştıkça uzaklaşan,uzaklaştıkça cazibesi artan “Kızıl Elma” ya doğru bir yolculuğa sevk etmiştir. Onun Kızıl Elması da, Maşuk‘u da Beşikdüzü‘dür…

Artık Beşikdüzü için Ergenekon’dan çıkma vakti gelmiştir.

Yerel yönetimlerde ikbal için değil hizmet için yarış esastır.Ancak böyle olursa başarı elde edilir.Pastadan pay almak, halka vurulan canlı pranga bürokrasi ile savaşmayı ilke edinmiş bir liderle gerçekleşir.Yaşadığı iklimin karakteristik özelliklerini taşıyan, eğitimli, akil, bilgili, donanımlı ve kültürlü olmakla eş değerdir yerel yöneticilik.Halkının sevdiği , saydığı , değer verdiği ve otoritesini kabul ettiği , yüklendiği misyonun ağırlığını taşıyan ve bunun yanı sıra insanlarla ve şehrin diğer yetkili kişi ve kurumlarıyla barışık, sözü, nazı, hatırı sayılır ve dürüstlüğünden emin olunan karaktere sahip olmaktır yerel yöneticilik.Vatan,millet ve devletinin temel değerleri ile barışık,temsil kabiliyeti yüksek,sinmeyen,sindirilmeyen,yürekli cesur,kendinden emin,başı dik asil bir kişilik taşımaktır yerel yöneticilik.

Halkını iyi tanıyan,insanları manevi anlamda kucaklayabilen,bir gurubun yada nüfuzlu kişilerin eline bakmayacak kadar kişilikli olmaktır yerel yöneticilik.Diyalog ve iletişim açısından sağır, kör, dilsiz ve ulaşılamaz değil, dertlilerin sesini duyabilecek ‘yarasa’ gibi hassas kulaklara, şehrin istikbalini görebilecek ‘şahin’ gibi keskin bakışlara ve şehrin dertlerini üst yetkililere ulaştırıp hizmet koparabilecek dirayette olmalıdır yerel yöneticilik.

Şimdi biraz ironi yapalım.Böyle bir karakter ve yapı ancak deli bir yürekte olur.Atalarımız böyle bir karakteri özümsemiştir.Şeyh Edebali, Osman Gazi’ye nasihatinin sonunda diyor ki: “Haklı olduğun kavgadan korkma! Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler!”

Çünkü doru atlar diğer atlardan daha heybetli, daha kaslı ve güçlüdür. Doru atlara daha çok güçlü ve savaşçı biniciler biner. Atın iyisi dorudur, yiğidin iyisi de deli doludur. Gözü kara, sert, güçlü ve adaletli yiğitlere deli derler, eskilerin ağzındaki “Deli Dumrul” ifadesi bu yüzden kullanılmaktadır.

“Bütün bu özellikleri taşıyan insan var mı..?” dediğinizi duyar gibiyim. Elbette var : Orhan Bıçakcıoğlu…

Kendisini “ Kasaba’nın Şerifi “ ilan ederek göreve başladı.Gelişme ve kalkınma bağlamında yıllardır ihmal edilen ve siyasi beceriksizliklerin yaşandığı,merkezi ve yerel idareciliğin sekteye uğradığı bir yerde işe ancak böyle başlanabilirdi.

Bıçakcıoğlu ,böyle bir ironi yapmakla,daha eleştirel yaklaşmış tuhaf ve çelişkili oluşumlara dikkat çekmek istemiştir.Bu durum,ağacın üstüne “doğayı koruyalım”diye kazıyarak yazmak gibi bir ironidir.Doğup büyüdüğü ,havasını kokladığı,suyunu içtiği topraklara hizmet etmek için canla başla seferber oldu.Beşikdüzü’nün kazanması için ” O müdürün ayaklarına paspas olurum” diyecek kadar yırtıcı…İsteseydi,sırça bir köşkte oturup Karadeniz manzaralı sefa sürebilirdi.Ama o göreve geldiği andan itibaren köy,mahalle ve muhtarlarla yaptığı toplantılarla sorunları yerinde tespit etmeyi ve iktidarın da gücü ile neşter vurmayı tercih etmişti.Şehir içinde bulunan  ucube binaları yıkarak şehrin nispeten hava almasını sağladı.Daha da önemlisi, kısa bir süre içinde Cumhurbaşkanı’nın “Buyur şerif ne ihtiyacınız var” sorusu üzerine iş makineleri istemiş ve 2 trilyonluk bir hibeyi koparabilmiştir.

Bugün şehrin her yerinde ve köylerimizde kayda değer çalışmalarına şahit olmaktayız.Özellikle yıllardır keçi yolu olarak bilinen Vardalı,Zemberek Hünerli ve Dağlıca yolunu yapmıştır.Bir liman şehri olan Beşikdüzü’ne “Mavi Karadeniz” gemisini getirerek sahile estetik bir görüntü kazandırmıştır.Ceza evi projesi başlı başına bir başarıdır.İlerleyen zamanlarda raylı sistem ve fakülte alanında da başarılı olacağına kanaatim tamdır.

Bu bağlamda üzerinde yaşadığımız vatan toprağı Beşikdüzü halkı son yerel seçimlerde Orhan Bıcakçıoğlu ile bu şansı yakalamıştır.Belediyeler anayasamızın 123.maddesine göre kurulan tüzel kişiliklerdir.Dolayısıyla ifade ettiğimiz bu vasıflar tüzel kişiliği taşıyabilecek donanım sahibi kişiliklerde şekillenir.
Bıçakcıoğlu‘nun kısa sürede başarılı çalışmalara imza atması da işte bu ağırlığın bir tezahürüdür.

Son zamanlarda üzerinde yoğunlaştığı ‘Beşikdağı Teleferik Projesi ‘ ilçemizin cazibe merkezi olması bakımından çok önemli bir adımdır.Sn Başkan‘ın ” Beşikdüzü için Petrolü buldum” ifadesi , sanırım bacasız sanayi ve benzeri  hizmet sektörüne yönelik istihdamı artırmayı amaçlayan turizm yatırımlardır. Beşikdağı‘n daki çalışmalarda Doğu Roma İmparatorluğu‘n dan kaldığı tahmin edilen yer altı çarşısının da gün yüzüne çıkması turizm açısından önemli bir katkı sunacaktır. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘nın da onayını alan bu proje  ilçenin sosyal dokusuna ve ticari yaşamına olumlu tesirleri olacaktır.

Böylesi bir proje Beşikdüzü’nün diğer sorunlarının çözümü konusunda ister istemez tetikleyici bir rol üstlenecektir.Bu vesile ile Sn Başkan’ın  çalışmalarını takdir ediyor “Delidir yapar mı yapar” diyerek ironik histerilere tutulduğumuz başkanımızın Beşikdüzü için bir şans olduğunu düşünüyorum.

Artık Beşikdüzü için alışılmış olan Hindi yürüyüşüne değil Kartallar gibi yüksek uçuş derin dalışa geçme vakti gelmiştir.Parti,fikir ve ideoloji farkı gözetmeksizin Beşikdüzü’nün geleceği bakımından halkın desteğini alan Kasabanın Şerifi bir dönem için bu ağır yükü omuzlamış ve kısa sürede kayda değer projelere imza atmıştır.

Şahsım adına çalışmalarından dolayı kıymetli Başkana şükranlarını sunar başarılarının devamını temenni ederim.

Güle güle Efsane Başkan…

İlhan NEZOR

15 Temmuz’un Kılıç Artıkları..! (2)

15107217_1252456144815779_4053645218667963873_n

Hayatım boyunca içi boşaltılan, ‘Özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ kavramlarından nefret etmişimdir. Çünkü, bu kavramları savaşçı edasıyla kullanan içimizde bunca sosyopatlar olunca gözlerine bakıp ciğerlerini muayene etmeniz de bir o kadar anlamlı oluyor. Sosyopat ruhlu insanların  dudaklarından dökülen bu manidar cümleler anlamını yitirdiği gibi felsefi ve sosyolojik bağlamda da tartışma konusu olmuştur.

Bu çağrışımlar üzerinden gençler birer labaratuvar malzemesi olarak kullanılmaktadır.Uzun süren bir kuluçka dönemi artık meyvelerini vermeye başlamıştır. Gençleri tek akla hapsetmenin bugün korkunç bedeli ile karşı karşıyayız.Oysa,gençleri her türlü tehdit ve tehlikelerden korumak anayasal teminat altında olduğu halde , adeta sihirli bir güç ‘Özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ kavramları üzerinden toplumsal çöküşü tetikleyici yeni algılar peşindedirler.

Yapılan araştırmalarda gençlerin bu kavramları algılarken , özellikle cinsellik üzerinde durdukları,yapılan örneklemelerde  özgürlük ,eşitlik  gibi geniş sosyolojik kavramların cinsel obje ve cinsel özgürlük üzerinden vermeleri manidardır.

Dolayısı ile önceki bölümlerde ifade ettiğimiz gibi gençlerin hayata pornografik bakmaları kaçınılmazdır.Gençlerin beyinlerindeki limbik sistemi cinsellik üzerine inşa ederseniz, Bilgi Üniversitesin‘de olduğu gibi “üniversitelerde akademik özgürlüğün sınırlarını” merak eden bir gençlikle karşılaşır ve  tez olarak da Po-no film çevirip hocalarınıza onaylattırırsınız. ( Bknz 1. Blm )

İşte bütün bunlar genç beyinlerde yıllardır planlı bir şekilde uygulanan kültür belleğinin boşaltılmasının acı sonuçlarıdır.

Yine hatırlayanlarınız olacaktır ,’Çarkı Felek’ yarışmasıyla ünlenen ve insanları  ekran başına kilitleyip ‘Mehmet Ali Beeeeyyyyyy’ diye bağırttıran M.A. Erbil,daha önce de bir proğram yapmış ve bir birini tanımayan gençleri bir takım soru formatları ile paravan arkasına gizlemişti. Proğramda seyircilerin merakla beklediği bölüm son bölüm olan ‘elleşme‘ idi.
Erbil,büyük bir iştahla ‘Şimdi sıra geldi elleşmeyeeeeee’ diyerek paravanda oluşturulan deliklerden erkek yarışmacıya el uzattırıp bayanın en mahrem yerlerini ellettiriyor idi.

Bu ahlaksızlaştırma proğramları bugün meyvelerini vermeye başladı.Gençler sözde farklı aktivitelerde bulunmak ve dikkat çekmek adına “ Ver bir kucak at bir bozuk…Sarılmak bir lira” gibi cinsel çağrışımları özgürlük adına yaptıklarını iddia etmektedirler.

Küçücük bir çocuğun eline “Benim bedenim benim kararım…Devlet gözünü bacak aramdan çek…” dövizlerini tutuşturmak acaba çocuk istismarının neresindedir.

Artık ok yaydan çıkmıştır… Ya Örs olup sabit duracak ya da Çekiç olup zamanında vuracak günlerin arefesindeyiz.Türkiye’de beka sorunu yok diyenlere güzel bir cevaptır 8 Mart kadınlar gününde Taksimde yaşanan rezillikler.Oysa bir toplumun gelişmişlik düzeyi kadına verilen değerle ölçülür.Kadın haklarını savunmak için gösteri düzenleyen bu ucubeler çeşitli mihrakların organize ettiği mecra üzerine hareket ettikleri açıkça görülmektedir.

Ülkenin %52 ile başına taç ettiği bir lidere “Diktatör” deyip ondan duydukları rahatsızlıkları ancak “Vibratör” ile geçiştireceklerini sanan bu zavallılar o kadar zıvanadan çıkmışlar ki, taşıdıkları dövizler insanlığımızı utandıracak cinsten.

Şuna bakar mısınız..!

“Diktatör değil Vibratör istiyoruz”

“Bacak aramdaki namus değil vajina”

“Erilliğinize meme uçlarımız ile baş kaldırıyoruz”

“Fahişeyim Feministim”

“Kötü yola düştüm böyle iyiyim”

“Kocanın karısı olma Orosbu ol”

“Kadını yoksa cebinde parası A…dır kumbarası”

“Yeşili sev Klitörisi okşa”

“Vajinam şekil önümden çekil”

vs…vs…

İşte size beka meselesi…

Türk toplumu tarih atlasını ahlak ve fazilet temelleri üzerine oturtmuştur.

Türk tarihinde kadınların toplum içindeki konumlarına ilişkin bir çok kanıt, doküman bulunmaktadır.
Gerek Hunlar gerek Köktürkler gerekse Uygurlar döneminden kalma bir çok tarihi kanıt üzerinde kadın çizimlerine ya da kadınlar ile ilgili bilgilere yer verilmektedir. Kadın ile ilgili kanıt bazen karşımıza bir kaya resminde bazen bir nesnenin üzerinde ve bazen de bir paranın üzerinde görsel olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk Türklere ait kadınlarla ilgili bilgiler dikili bir yazıtta, Dede Korkut Hikâyeleri gibi Türk tarihinin önemli kaynaklarının içerisinde ya da bölgeyi gezmeye, incelemeye ya
da görevli olarak gelen bir seyyahın seyahatnamesinde anlatı olarak da karşımıza çıkmaktadır. Bu kanıtlardan hareketle gerek siyasi alanda gerekse toplumsal alanda kadının konumu ve yeri hakkında birçok çıkarımda bulunma imkanımız olmaktadır.
Eski Türk toplumunda kadın, erkekle eşit haklara sahip bulunuyordu. Tarihimizde bunu teyit edecek sayısız örnekler mevcuttur. Kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduğunu gösteren en önemli örneklerden biride Orhun abideleridir. Abidelerde Kağan ve Hatun ismi birlikte geçmektedir. Kül Tigin Abidesi’nin doğu cephesinde “Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye babam İltiriş
Kağanı, annem İl Bilge Hatunu göğün tepesinden tutup yukarı kaldırmış olacak…” (Ergin, 2003: 15) denilerek Türk milletinin varlığını devam ettirmesi kağana ve hatuna bağlanmıştır. Türk töresine göre, kadının bütün içtimai işlerde erkekle beraber bulunması şarttır. Hatun da devlet idaresinde hakanla aynı haklara sahiptir (Çandarlıoğlu, 1966: 22).
Türkistan’da kurulan ilk Türk devletlerine ilişkin kaynaklarda kadın ile ilgili kayıtlar genellikle devlet yönetiminde etkin bir şekilde görev alan katun unvanlı kağanların eşleri hakkındadır. Eski Türk devlet yönetiminde kagandan sonra ikinci sırada katun yer alırdı (Gökçe, 2008: 232). Örneğin fermanların muhakkak surette “Hakan ile Hatun buyurur ki…” diye başlaması lazımdı (Çandarlıoğlu, 1966: 22). Şölenlerde, kurultaylarda, ibadet ve ayinlerde, harp ve sulh meclislerinde, hatun da mutlaka
hakanla beraber bulunurdu (Tellioğlu, 2016:212). Yabancı devletlerin elçileri kabul edilirken hatunun da hakanla beraber olması gerekirdi (Sevinç, 1987: 31).
Resmi yazışmalarda kagan ile birlikte katunun adının geçmesi kadının devlet yönetimindeki konumunun ve etkinliğinin göstergesidir. Kök Türk ve Uygur dönemi kaynaklarında yer alan örnekler kadınların devlet yönetiminde ve toplum içinde arka planda kalmadığının aksine önemli sorumluluklara sahip olduğunun kanıtlarıdır. (Gökçe, 2008: 232). Hatunun eşinin güç kazanması ve kağanlık makamına gelmesi kadının gücünü ve statüsünü de hemen değiştirmektedir. Buna en iyi örneklerden biri Uygur beyi Moyun Çor’un, kardeşi Tay Bilge Tutuk ile yaptığı mücadeleyi kazanıp kağan olmasıyla hatununa “İl Bilge Katun” unvanı verilmesidir (Gömeç, 2010: 109). Buradan anlaşılıyor ki erkekler kağanlığa atanırken nasıl bir merasim yapılıyorsa kadınlar içinde bir merasim yapılıyor ve onlara İl Bilge Katun ünvanı veriliyor. Yine aynı şekilde hatunun vefatı üzerine de bir cenaze
töreninin yapıldığı Tonyukuk Âbidelerinden anlaşılmaktadır (Köksel, 2011: 336). Aynı şekilde Türk destanlarında da kağanlarda bulunan özelliklere sahip, milletini tehlikelerden kurtaran kadın kahramanlara rastlamak mümkündür. Altay destanlarından Oçı-Bala’daki kadın kahraman görünüşü,bilgeliği ve yurt sevgisi ile buna güzel bir örnektir (Gökçe, 2017:250).
Türk kadınını bu denli önemli kılan sebeplerden birisi bozkırlarda gizlidir. Konar-göçer hayat, kadını kendiliğinden toplumun vazgeçilmez bir üyesi haline getiriyordu. Bu husus kadınların herhangi bir nedenle dışlanmasını olanaksız kılıyordu (Yıldız, 2016: 69). Özetle,ilk Türk devletlerinde hatun, siyasi konuşmalarda, elçilerin kabullerinde hazır bulunur ve harp meclislerine iştirak ettiği görülürdü ki buda ilk Türk devletlerinde yönetimde kadının fonksiyonunu ortaya koymaktadır.

İşte böylece ecdadımız binlerce yıl  önce kadının statüsünü belirlemiş idi.Ancak neylersiniz ki günümüzde kadın bir meta haline getirilmek istenmiş ve onun bedeni üzerinden sözde sosyal haklar silsilesi oluşturulmak istenmektedir.

8 Mart dünya kadın hakları günü kutlamalarında yaşanan bu çirkin hadiseler ülkemizin,birliğimizin nereden ve nasıl vurulmak istendiğini de gözler önüne sermektedir.

Makalemizi 1932 yılında Belçika‘nın Spa şehrinde yapılan dünya güzellik yarışmasında Jüri Başkanının şu ibretlik sözü ile bitirelim:

Sayın Jüri üyeleri, bugün Avrupa Hırıstıyanlığı’ nın zaferini kutluyoruz.1400 senedir Avrupa üzerinde hakimiyetini sürdüren İslamiyet artık bitmiştir. Onu Avrupa Hırıstıyanları bitirmiştir. Elbette Amerika ve Rusya’nın hakkını inkar edemeyiz. Neticede bu, Hırıstıyanlığın zaferidir. Müslüman kadınların temsilcisi Türk güzeli Keriman Halis mayo ve südyenle aramızdadır. Bu kızı zaferimizin tacı kabul edeceğiz. Onu Kraliçe seçeceğiz. Ondan daha güzeli varmış yokmuş bu hiç önemli deyil. Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene Hırıstıyanlığın zaferini kutluyoruz. Avrupa’nın zaferini kutluyoruz. Bir zamanlar Fransa’da oynanan dansa müstehcen diye müdahale eden Kanuni Sultan Süleyman’ın torunu Keriman Halis aramızdadır. Kendisini bize beğendirmek istemektedir. Bizde bize uyan bu kızı beğendik. Müslümanların geleceği böyle olması temennisiyle Türk güzelini dünya güzeli olarak ilan ediyor ve fakat kadehlerimizi Avrupa Hırıstıyan’lığının zaferi için kaldırıyoruz”

Evet olay bu… Ne yalan söyleyeyim ben Jüri Başkanını tebrik ediyorum. İşte dava adamı böyle olur. Çünkü şunu çok iyi biliyor ki, Türk kadını asli kimliğinden uzaklaştırılırsa Avrupa Hırıstıyanlı’ğının önünde en büyük tehlike olan Türk-İslam Medeniyetinin çatırdıyacağı gerçeğidir.

O Juri Başkanı şunu çok iyi biliyor ki, Müslüman Türk kadını mayo ve südyenle Avrupalı Hırıstıyanlar’ın karşısına geçerse bir müdahalede bulunabilecek ne bir Fatih,ne de bir Kanuni korkusu kalır.

Çünkü Türk kadını soyunmuş ve Avrupa Hırıstıyanları üzerindeki Türk-islam korkusu sona ermiştir.

İlhan Nezor

 

 

 

 

Anal yoldan tedavi edilmesi gerekenler..!

collage

Millet olarak zor bir süreçten geçmekteyiz.Sosyal,kültürel ve stratejik açıdan kuşatma altındayız.Bu bağlamda aydınlarımıza önemli görevler düşmektedir.Ancak neylersiniz ki, her zaman olduğu gibi “aydın çılgınlığı” yaşamaktayız.Tarihte kurduğumuz İmparatorluk ve ve devletleri ya kendi evlatları eli ile yıkmış yada yıkılışına yardımcı olmuşuz.Neticede 780 bin kilometre kareye sıkışıp kalmışız.

Son yarım asırdır ‘kavram kargaşa’sının yaşandığı bir toplum olup çıktık. Buna , başta ülkeyi yönetmeye talip siyasi kadroların yanı sıra edebiyat ve sanat dünyası da eklenince adeta ‘Renklerin Savaşı’na şahitlik etmekteyiz. Her zaman söylerim  ‘Bütün renkler kirlendi,birinciliği de beyaza verdiler.Beyaz da kirlenince varın siz düşünün gerisini…’

‘Düşünce ve fikir hürriyeti ‘ adı altında yapılan her fiil, hareket, yazılı ve görsel ögeler , son zamanlarda kendisini sorgulatır hale geldi.Özellikle gelişmekte olan bilişim teknolojileri sayesinde kişilik aşınması yaşadığımız göz ardı edilemez.Bu da demektir ki,yeniden bir ‘Kişilik MR’ı’ çektirmek durumundayız.

İşte böyle bir hengamede ‘Patalojik bir toplum’ dan söz edilebilir.Ferdi davranışların , kişiler ve toplumlar düzeyinde etkilerinin azımsanmayacak düzeyde olduğu bir gerçektir.Bu davranışların sosyal ve kültürel dokuyu tetiklediği günümüzde, geçmişte olduğu gibi kendi ‘şah damarını’ keserek ‘kaos ortamı’ oluşturulma çabası içerisinde olunduğu da görülmektedir.

Son zamanlarda bir hayli yükselen ve milli duyarlılığı saf dışı etmeye yönelik tavır, davranış, söz ve paylaşımların akıl sınırlarını zorladığına şahitlik etmekteyiz.Özellikle yetki ve sorumluluk makamında olanların akla ziyan açıklamalar yapmasını, Psikolojiden öte Embriyolojik bir sorun olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız.

Onlarca hatta yüzlerce örnek verilebilir.

Aydın çılgınlığı” nın son günlerde zirveye ulaştığı bir zaman dilimindeyiz.Ülkemiz sınırları boyunca hendek ve tüneller kazarak , bulduğu ilk fırsatta ülkemize sızma girişimleri yapmayı amaçlayan terör faaliyetlerine karşı TSK ve merkezi idarenin almış olduğu tarihi karar ve yapılan başarılı operasyonlar adeta sözde bazı aydınları çıldırtmış durumda.

Öyle ki, isimlerinin başında “Onursal” titri bulunan yargıtay onursal Cumhuriyet Baş savcısı Sabih Kanadoğlu çıkartılan KHK‘larla TSK‘nın yıpratılacağını,emir-komuta zincirinin bozulacağını ve neticede de bu ordunun savaş kazanamayacağını ifade etmişti Sözcü gazetesine verdiği demeçte.

Bu bağlamda CHP‘nin , başta Genel Başkanı olmak üzere tavan kadrosunun da duruşu yine patolojik bir vakıadır. Zeytin Dalı harekatını doğru bulduklarını ancak Afrin‘e girilmesine kesinlikle karşı olduklarını ifade ederek milli duruşun neresinde olduklarını da göstermişlerdir.

Bana öyle bir il Başkanı bulun ki ,Tomaların önümde yumruğunu sıkarak durabilsin”arayışında olan Kılıçtaroğlu İstanbul İl Başkanlığına Canan Kaftancıoğlu‘nu getirerek bir özlemini de gidermiş oluyordu.

Kaftancıoğlu attığı Twetlerde devleti katil ilan ediyor , Türklerin Ermeni Soykırımıyaptığını ilan ederek  vatandaşları da Taksim’de anmaya çağırıyordu.Bununla da yetinmeyip halkın yüzde 52 oyunu almış bir Cumhurbaşkanına,Başkomutana “ Tayyip Erdoğan Nerdesin Allah belanı versin…Şimdiki sloganımız bu..!” diyecek kadar zıvanadan çıkmıştır.

Sadece bu kadar mı..?

CHP‘nin hele bir de avukat üyesi Sera Kadıgil‘e ne demeli..! Bu toprakların mayası olan şüheda kanından tiksinecek kadar ileri giden bu zavallı attığı bir twette “ Hayatta hiç bir laftan tiksinmedim Şehitler ölmez vatan bölünmezden tiksindiğim kadar” diyerek “anal yoldan” tedavi edilmesi gereken bir hasta olduğunu da kanıtlamıştır.

Neden mi böyle bir ifade kullandık?

Anlatalım…

İki Ermeni vatandaş esnaf Moşon ile eşi Raşel…

Raşel Hanım eşi Moşon‘un olaylar karşısında çok agresif davranması ve kendisi gibi düşünmeyenlere çok galiz küfürler etmesi karşısında üzülmekte ve bu durumu doktora anlatmaya karar verir. Kocası Moşon‘u da alarak doktora giderler.Dertlerini anlatırlar. Doktor reçetesine bir fitil yazar ve “Efendim bunu gece yatmadan evvel anal yoldan alacaksınız” diye ikazda bulunur. Her ikisi de kafa sallayarak çıkarlar, eczaneden ilaçlarını aldıktan sonra eve dönerler.

İlaç alma vakti gelmiştir. Moşon ilacı eline alır ve eşine “Raşel, bunu anal yoldan alacakmışım; bu ne demek?”

Raşel, “Bilmiyorum” diye cevap verir. “İyisi mi sen doktora sor.”

Moşon telefon eder, aynı suali doktora sorar:

Doktor, “Efendim anüsünüzden alacaksınız” der ve telefonu kapatır. Moşontereddüttedir. Anlamamıştır. Bir süre geçtikten sonra tekrar doktoru arar aynı suali sorar; doktor biraz sinirlenmiştir ama yine nazikçe “Efendim makat yoluyla kullanacaksınız” diye izah eder.

Ancak Moşon bu kelimeyi de bilmemektedir. Doktoru bir daha aramaktan çekinmektedir. Tüm cesaretini toplar, doktora yeniden telefon açar ne yapacağını sorar. Doktor artık dayanamaz ve “Bu ilacı al ve k…na sok! Tamam mı?” diye bağırır ve telefonu yüzüne çarpar.

Raşel, kocasına sorar, “Ne oldu Moşon, ne dedi?”

“Hiç, sadece bana çok kızdı ama ilacı nasıl alacağımı söyledi.”

Neticede anal tedavi işe yaramış ve Moşon artık eskisi gibi küfürler ve hakaret eden sözler söylemekten imtina etmiştir.

Demem o ki, bu ülkenin şehidine,gazisine,bayrağına,ezanına topyekün, milli değerlerine saldıranların reçetelerine bir fitil yazıp anal yoldan tedavi etmekten başka çıkar yol bulunmamaktadır.

İlhan Nezor

15 Temmuz’un Kılıç Artıkları..! (1)

Uzun süredir yazmayı düşündüğüm bir konu vardı aklımda.Biraz ertelemek zorunda kaldım.Çünkü , bahsi geçecek olan konu sosyolojik bağlamda istismara çok açık. Dolayısıyla havanın sislenmesini bekledik.Nede olsa serde Kurt’luk var…Sisli , Puslu havalar bizim için “Barka-i hakikat müsademe-i efkardan doğar” gerçeğini hatırlattı.Yani “fikirlerin çatışmasından hakikat güneşi doğar” ilkesi gereği herkesin rengini belli etmesini bekledik.

Ve renkler belli oldu…

8 Mart Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle Taksim’de yapılan Feminist yürüyüşte Taksim Camisinden okunan ezanı bastırmak için çıkartılan ulumalar bize Atilla İlhan’ın  ifade ettiği gibi “Bu ülkenin her daim %7’lik bir hain grubu vardır” ifadesini hatırlattı ve renkler belli oldu.

Oldu olmasına ama,bilgi sahibi olmadan fikir beyanlarının ayyuka çıktığı bir ülkede bütün renkler kirleneceğini ve yine birinciliğin de beyaza verileceğini daha önce sıkça tekrarlamıştık. Beyaz da kirlenince varın siz düşünün bahsedeceğimiz konunun vehametini.

Öyle ki bu hain grup akılları sıra ezan sesini bastırarak akıllarınca ne istediklerini afişe edecek kadar zıvanadan çıkmışlardır.

 

Dedik ya bu konuda havalar çok sisli olduğu için Kurt’ ça bir dalış yapacağız ve sisli,puslu havayı dağıtacağız.Tartışılan bu konuyu öyle zannediyorum ki hiç bir şüpheye mahal bırakmayacak , Anadolu insanının anlayacağı şekilde anlatacağız.Ancak bir istirhamımız olacak : Frekanslarınızı bu  ülkenin gerçeklerine ayarlayın.

Geniş kapsamlı bir konu olduğu için önce bir kaç hatırlatma yapmakta fayda görüyorum.

Türkler , tarih boyunca kurdukları İmparatorluklar ve Devlet geleneğinde önce ahlak ve maneviyat ilkesinden harekat etmişlerdir.Dolayısıyla Türklerin asırlardır oluşturdukları yaşam biçimi bu temel üzerine inşa edilmiştir.Bilge Kaan‘dan tutunuz günümüze kadar bu töre devam etmiştir.

Bilge Kağan Orhun Kitabelerinde “Türk-Oğuz beğleri, milletim, işitin! Üstte mavi gök çökmedikçe, alta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir… Ey Türk! Titre ve kendine dön!…’

Her fırsatta milli hassasiyetleri tetiklemede baş vurduğumuz adeta bir fragman gibidir Bilge Kağan‘ın bu sözü…Oysa Bilge Kağan otoritenin , törenin sarsılmaya başladığı bir dönemde yapmıştır bu çıkışı… Özetle bizi ayakta tutan “Törelerimiz ve ahlakımızdır” diyor ve “kendine dön” çağrısı yapıyor.

O gün bugündür bütün yaşam ve devlet felsefesini töre ve ahlak üzerine inşaa etmeyi ilke edinmişizdir.Bu düşünce ve yetişme tarzı zamanla öyle kutsanmıştır ki batılılar tarafından Türkmen ( Türk-İman) İmanlı Türk olarak kayıtlara geçmiştir.

Osmanlı‘lılar “Devlet-i ebed müddet” derken  Oğuz Kağan’dan (Göktürk devleti) günümüze kadar varlığını sürdüren anlayışın temsilcileridir..  Türkler, tarih boyunca karşılaştığı zorluklar yüzünden, kurdukları devletlere son vermek zorunda kalmışlardır. Fakat her seferinde bu süreç kontrollü bir şekilde işlemiş, yani bir devlet son bulmuş, bir yenisi kurulmuş, fakat özünde bu devletler tek bir devlet yapısının devamı olmuştur. Bu durum tarihin derinliklerine kök salan “Çam da bizim kozalak da”  paradigması ile son şeklini almıştır.: Çam, bütün Türk devletlerine kaynaklık eden “teşkilattır” ; kozalaklar ise ondan düşen, bir süre için ayrı kalan, fakat özünde bir olan çamın meyveleridir.

Bu nedenledir ki bizler de , bu yazı dizimizde zamanla çeşitli renklere bürünen kozalaklardan bahsedeceğiz. Bu renk değişiminin toplum bünyesinde nasıl onulmaz yaralar açtığına ve bugün genç kız ve çocuk istismarı haline nasıl dönüştüğüne  ibretli örnekleri ile tarih babanın şahitliğinde tanıklık edeceğiz.

Daha da önemlisi çocuk istismarı üzerinden algılarımızla nasıl oynandığına ve bu algıların da ülkeyi nasıl bir çıkmaza sürüklediğine şahitlik edeceğiz.

Millet ve medeniyet olarak tarihin köklerinden gelen varlık mücadelemizi “Çam’da bizim kozalak ta bizim ” diyerek sahiplenmeyi ilke edindikNe yazık ki bugün Kozalak’ların çeşitli iç ve dış algılarla renk değiştirmeye başlaması ile asırlık çınarlar yetiştiremiyoruz.Peki bu renk değişikliği nasıl meydana geldi?

Bunun bir çok sebepleri var…Görünen o ki, en önemli sebep toplumun atom çekirdeği olan aile ve ahlak müessesesinin zayıflatıp parçalamak.Bu tezimizin , son tartışma konusu olan küçük yaştaki evlilik ve çocuk istismarı ile adım adım irdeleyelim.

Hatırlayanlarınız olacaktır. “Siyaset Meydanı” proğramının en popüler olduğu yıllarda şöyle bir kare zihnimde yer edinmişti. Üniversiteli gençler , siyasete bakışlarını ve sorunlarını dile getirmek için stüdyoyu doldurmuş ve fikirlerini beyan etmişlerdi. Proğramın sonlarına doğru konu gençlerin cinselliğe bakışına kadar gelmişti.Aldatma ,seviyeli ilişki,flört gibi atom çekirdeğimize yabancı olan konularda gençler görüşlerini belirtmişti.Üniversiteli bir kız öğrenci bizzat şahit olduğu bir olayı belki de bugün gündemi işgal eden konuya gönderme yaparak ibretamiz bir şekilde şöyle anlatmıştı:

Sayın Kırca (Proğram sunucusu) , geçen hafta Üniversite kantinin de oturuyordum.Hemen yan masada beş kişilik bir erkek gurup konuşuyordu.İster istemez kulak misafiri oldum.İçlerinden birisi ilk cinsel deneyimini anlatıyordu.Diğerleri de bir bir anlatmaya başladılar.Ancak bir tanesi vardı ki, arkadaşları ona çok takılıyordu.Belli ki,onun bu konuda bir deneyimi olmamıştı.Bir arkadaşı ona ‘ Yahu hadi buraya gelmeden önce yapmadın , bak şimdi Üniversitelisin. Burada da mı yapmadın..Hayretsin valla…’ diyerek sitem ediyordu. O zaman anladım ki Üniversiteler kolayca cinsel deneyimin uygulanacağı,diğer bir ifade ile erkeklerin milli olacağı bir yer olarak görülüyor…”

Bu anlattıklarım belki sizlere abartılı gelebilir.Sosyal konuları iyi analiz etmeye çalışırım.Ve aradan yıllar geçmesine rağmen gün gelir değinmek gerekir diyerek arşivlemiştim.

Şimdi bu anlattıklarımızı biraz daha güçlendirelim…

Yine hatırlayanlarınız olacaktır.Yıl 2011.. yer İstanbul Bilgi Üniversitesi…Bir erkek,bir kız iki öğrenci. Üniversitelerde Akademik özgürlüğün sınırlarını ölçmek için çılgın bir projeye imza atarlar.

24 yaşındaki Deniz Özgün adlı Fotoğraf ve Video bölüm öğrencisi bitirme ödevi olarak kendine porno film projesi seçip bu filmi Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsünün stüdyolarında çekti. The Porn Project adlı bitirme ödevine öğretim üyeleri not verdi.2011 yılında Radikal’de konuyu gündeme getiren gazeteci Cüneyd Özdemir olmuştu.

Basına yansıyan bu skandal haberden sonra öğrenci Deniz Özgün kendisini şöyle savunmuştu:

Öyle bir şey yapayım ki senelerdir kafamıza sokulan akademik özgürlüğün sınırlarını göreyim istedim. Çünkü üniversite demek, kullanılamayan müthiş bir özgürlük alanı demek. Burada kimseye zarar vermiyorsan her şey akademik koruma içindedir. Sınırların nereye dayanacağını merak ettim; hem beni, hem ekibi, hem hocaları, hem üniversiteyi, hem de özgürlüğün limitlerini zorlayacak olanın da porno olduğuna karar verdim.’’

bu kadarla da kalmıyor bu projesini hocalarına kabul ettirdiğini de sözlerine ekliyordu:

Hocalarım her sunum yaptığımda, ‘Yeterli değil. Bir tasarım öğrencisi olarak porno çekmek istiyorsan daha iyi bir temele ihtiyacın var’ diyorlardı. En sonunda biri, ‘Liseden bugüne kadar olan tüm cinsel hayatını yaz’ dedi.’’

Film de rol alan kız öğrenci E.U da arkadaşını teyit ediyor ve yaptıklarının normal olduğunu , bu özgürlük ortamının ancak Üniversite gibi Akademik özgürlüklerin yaşanabileceği yerlerde gerçekleşebileceğini söylüyordu.

Evet durum bundan ibaret..

Bunlar yaşandı bu ülkede.Bir de devamlı yaşanan ve bu hadiselere zemin hazırlayan içler acısı bir olay ne acıdır ki hala devam ediyor.

Nedir o..?

Dizilerde 18 yaş altı çocukları uygunsuz kontrolsüz bir şekilde oynatılmaktadır..Örneğin “kırgın çiçekler ” bir üvey baba devamlı 18 yaş altındaki kıza tecavüz etmeye çalışıyor . Ayrıca kızların erkek arkadaşları var ailesi istemediğinde ayrı evde yaşıyorlar falan filan. Burada yapımcı ve yönetmenlerin ahlak derecesi de sorgulanmalıdır.

Ne demiştik..! ” Çam da bizim Kozalak ta “

İşte bu kadim medeniyetin çamlarını devirmeye , kozalaklarını renk değiştirmeye başlamıştır.Netice de ortaya Gezi Olayların da  ” …m benim dillettiririm, Bağ benim bellettiririm ..” pankartıyla özgürlük arayan sapık bir gençlik meydana geldi.

Bir lastik firmasının reklamı “Kontrolsüz güç , güç değildir” diyerek biterdi.Dolayısıyla iyi yetiştirilmiş bir gençlik ülkenin gücünün göstergesidir.Eğer gençliği yetiştiren dinamikler tahribata uğrar ise kontrolsüz bir gençlik ile birlikte kontrolsüz bir güç de meydana gelir.Diğer taraftan toplumun kalkınmışlık düzeyi o toplumda kadına verilen değer ile ölçülür.

Cumhuriyet dönemi gençlik hareketleri ve yapılanmalarına baktığımızda sosyal dokuyu tahribata uğratıcı sözde özgürlük hareketlerinin toplumun değer yargıları ile zaman zaman çatıştığını görmekteyiz.Gençlerimiz bugün bir hizip,bir düşünce,bir ideologya sarmalı uğruna kendilerini birer canlı bomba haline getirebiliyorsa ortada ciddi bir sorun var demektir.

Tüm bu gelişmeler kadın objesi üzerinden yürütülmektedir.“Kadının adı yok”denilerek ona feminen bir statü ile liderlik rolü verilmiş ve belgegeçer kurallar kadınlar üzerinden açıkça çiğnenmiştir.

Dikkat edilirse terör örgütleri de dahil sosyal olaylarda hep kadınlar ön saflarda kullanılmaktadır.Başta cinsellik olmak üzere ,kadınlar üzerinden sözde özgürlük hareketleri toplumsal sosyal dokuyu yıpratmaya yöneliktir.Derin bir güç , bu feminen oluşumu hem meşru bir hale getirmek hem de bu sermayeden yararlanmak çabası içerisindedir.

Kadınlar üzerinde ki bu feminen yapılanma öyle geniş bir sahaya yayılmış ve öylesine dokunulmazlık zırhına büründürülmüştür ki, yapılan her eylem ,yazılan her senaryo başta STK’lar olmak üzere destek görmektedir.

Hafızalarınızı tazeleyin,geçtiğimiz yıllarda Kanal D‘de yayınlanan bir dizi vardı: “Bin bir Gece.”

Bu dizide , hasta olan çocuğunu tedavi ettirmek için çabalayan bir anne patronundan 150 Bin Dolar borç para istemektedir.Patronu ona bu para karşılığında “bir gece kendisiyle birlikte olmak” için ahlaksız bir teklifte bulunur.
Ve kadın patronuyla birlikte olur…
Şimdi sonuca bakalım: Film yayınlandıktan kısa bir süre sonra da Anadolu’da bir bayan öğretmen bu filmin yayından kaldırılması için savcılığa suç duyurusunda bulunur.Gerekçesi ise okulda şahit olduğu bir olaydır. Henüz İlköğretim öğrencisi olan bir çocuk yine aynı yaştaki kız arkadaşına ‘Sana bir gece için 150 Bin Dolar versem kabul eder misin?‘ diye sormasıdır…

Kadının cinsel istismarının alenen TV ekranlarından yapıldığı bu feminen algı bugün kadın vücudu üzerinden çocukların istismarına kadar gelmiştir.Anadolu’da çeşitli gerekçelerle uzun yıllardır yapılan küçük yaştaki evlilikler her ne kadar toplum nezdinde kabul görmese de bu ülkenin frekanslarından birisidir.

(Devam edecek…)

İlhan NEZOR

vibratörnamus değil vajinameme uçlerıfahişşeklitorisi okşaklitorisi oksav şekil önümden çekilvajinavajinadan çıktın

Hz. Osman’ın Kılıcındaki Sır :Kayı Damgası

kayı boyu kılıç

Peygamber Efendimiz, peygamberlik müjdesini alınca Mekke eşrafını ve Kureyşlileri İslâm’a davet etmeye başlamıştı. Bu davetlerden biride Kureyş’in önde gelen sülalelerinden biri olan Süreycilere ulaştı. Peygamber Efendimizin, Osman Bin Talha’yı bizzat İslâm’a davet etmesine rağmen Süreycilerin lideri ve reisi olan Osman Bin Talha, bu daveti kabul etmemiş ve Efendimizin Mekke’ye girmesine de mani olmuştu. Peygamber Efendimiz ise ona sükut ile şu ibretlik cevabı verdi ; “Ey Osman! Ümit ederim ki, bir gün sen, beni bu anahtarları nereye isterseniz koyarsınız, kime isterseniz verirsiniz diyeceğin bir mevkide göreceksin”.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), saadet asrında Mekke’nin hâkimi olunca Kâbe’nin anahtarlarını son Kayyım olan Süreyc kabilesinin reisi Osman Bin Talha’dan almıştır. Osman Bin Talha, Kâbe’nin koruyucu sülalesi olarak 5 kuşaktır Kabe Anahtarlarını taşıyan Süreycilerin reisidir. Süreyciler bu vazifeyi 5 kuşaktır, yani yaklaşık olarak 120 yıldır devam ettirmekteydiler. Zira Kayı boyuna mensup olan Süreyciler, kadim inançları olan “Gök Tanrı” dininin temsilcisi olarak Hz. İbrahim’in atası olan Hz. Nuh’u görmekte ve bu kutsal yeri koruma görevini farkında olmasalar da itikadi bir vazife olarak üstlenmekteydiler

İlerleyen zamanlarda İslam’ı kabul edip Efendimiz ile birlikte Cihad edecek olan Osman Bin Talha, Peygamber Efendimizin bu ibretlik sözü söyleyip geri dönmesi ile kendi inançları ile yaşamaya devam edip Mekke Kayyımlığına vazifesini bir süre daha sürdürdü. Kureyş, cahiliye dönemi olarak adlandırılan bu dönemde putlara, ateşe ve muhtelif sapkın varlıklara inanmaktaydı. Süreyci kabilesi de kadim Türk inancı olan Gök Tanrı inancını taşıyorlardı. Esasında Gök Tanrı inancında geçen Türk Ata’nın babası olan Nuh Ata yani Hz. Nuh, Hz. İbrahim’in dini olan Hak Dinin daha evvelki temsilcisiydi. Bu bakımdan farkında olmasalar da kendi dinlerinin mabetlerini koruyor ve kayyımlığını üstleniyorlardı. Artık Hz. Nuh ve Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği Hak Dinin son Peygamberi olan Hz. Muhammed (s.a.v.) Allah’ın dinini tebliğ ediyordu. Ancak Süreycilerin İslam’ı kabul etmeleri kolay olmadı.

Süreyciler, İslam’ı kabul etmeseler de toplum nezdinde saygın, itibarlı ve erdemli bir kabile olarak tanınmaktaydılar. Süreycilerin bu necip vasıflarına bir örnek olarak Efendimizin zevcesi Ümmi Seleme ile olan münasebeti gösterebiliriz. Peygamber Efendimizin zevcesi Ümmi Seleme, Müslümanlığı kabul etmesinden ötürü Mekke’de büyük eziyetlere maruz kalmaktaydı. Bunun üzerine kabilesi Ümmi Seleme’ye Medine’ye hicret etme izni vermişti. Ancak Ümmi Seleme hicret yoluna tek başına çıkmıştı. Ümmi Seleme, sapkın bir dönemde ve tehlikeli bir bölgede tek başına hicret ederken göç yolunda Osman Bin Talha ile karşılaştı. Osman Bin Talha, Ümmi Seleme’yi yalnız ve bir o kadar da tehlikeli bir yolda tek başına görünce halini ve durumunu sordu. Ümmi Seleme’nin durumunu öğrenen Osman Bin Talha, büyük bir edep ve keremle kendisine eşlik ederek Mekke’ye, Peygamber Efendimizin köyüne götürdü ve “Senin kocan işte bu köydedir. O halde onun yanına git” diyerek onu Efendimizin köyüne teslim etti ve geri döndü. Ümmi Seleme, Osman Bin Talha’nın bu necip hareketinden övgü ile bahsetmiştir. Cahiliye dönemi gibi sapkın ve kadınların saygı görmediği bir dönemde Osman Bin Talha’nın düşmanının karısına gösterdiği bu edep, saygı ve iyi niyet Süreycilerin edindiği saygınlık ve itibarın sebebini açıkça ortaya koymaktadır.

Süreyciler’in, necip vasıfları, saygın kişilikleri ve kutlu vazifeleri ile üstlendikleri Kâbe Kayyımlığına rağmen halen İslam ile şereflenmemişlerdi. Zaman ilerledikçe İslam’ı kabul edenlerin sayıları artıyor, müşriklerin Peygamber Efendimiz ve sahabeleri üzerindeki baskıları da artıyordu. Artan baskılar neticesinde Peygamber efendimiz, bu baskılar neticesinde sahabeleriyle birlikte Medine’ye hicret etmek zorunda kalmışlardı. Müşriklerin başı olan Ebu Süfyan da, teşekkül ettiği büyük bir ordu ile Müslümanların üzerine gitmeye hazırlanıyordu. Süreyciler, İslam’ı henüz kabul etmedikleri için de Ebu Sufyan’ın ordusuna katıldılar. 23 Mart 625’de Uhud Dağıcivarında gerçekleşen bu mücadele İslam Tarihinde Uhud Savaşı olarak geçmektedir. Bu savaşta her iki tarafta kesin bir üstünlük elde edememişti. Süreyciler de ilk kez Peygamber Efendimiz ve Müslüman ordularına kılıç kaldırmış oldular. Üstelik Süreycilerin lideri ve Mekke’nin Kayyımı Osman Bin Talha, bu savaşta babasını, kardeşlerini ve yakın akrabalarını kaybetmişti. Artık Mekke’nin anahtarını tek başına taşıması ve koruması gerekiyordu.

Osman Bin Talha’nın İslam’ı kabul etmesi büyük bir hikmet ve ibret olma özelliği taşır. Zira Osman Bin Talha, hakkında ayet indirilmiş mübarek bir zattır. Osman Bin Talha’nın iman etmesi, ne ilginçtir ki koruyucusu olduğu Kâbe’nin ve Mekke’nin fethedilmesi ile aynı esnada gerçekleşmiştir. Efendimiz, 629 yılında Mekke’yi fethedince Kâbe’de namaz kılmak için Hz. Ali’ye Kâbe’nin anahtarlarını almasını buyurur. Zira Osman Bin Talha, vazifesi gereği Kâbe’nin kapılarını kilitlemişti ve anahtarı bizzat korumaktaydı. Hz. Ali, aldığı kutlu vazifeyi yerine getirmek için Osman Bin Talha’nın yanına gidip Kâbe’nin anahtarlarını istediğinde, Osman Bin Talha, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliğine inanmadığını, Kâbe’nin anahtarının uzun zamandır kendi kabilesinde olduğunu ve vermeyeceğini söyledi. Bunun üzerine gücüyle çöl aslanı lakabını almış olan Hz. Ali, Osman Bin Talha’nın elindeki anahtarı elini sıkarak zorla aldı ve vazifesini tamamlamak için Efendimizin yanına giderek kendisine teslim etti.

Hz. Ali, emri yerine getirip anahtarı Peygamber Efendimize (s.a.v.) teslim etmişti ancak Efendimiz, kendisine anahtarı teslim eden Hz. Ali’ye şöyle buyurdu ; “Al bu anahtarları git Osman Bin Talha’ya teslim et” 

Hz. Ali, bu hikmetli duruma şaşırarak “Ey Allah’ın Resulü, emriniz ile anahtarları aldım ve teslim ettim. Şimdi neden geri getirmemi emrediyorsunuz, bunun hikmeti nedir?” diye sorunca efendimiz şu hikmetli ve ibretli cevabı verir ;

“Ya Ali, sen anahtarı getirirken Yüce Allah, Cebrail ile bana vahiy gönderdi : Emaneti ehline veriniz!” (Nisa Suresi 58. Ayet). Kabe’nin anahtarları uzun yıllardır Osman Bin Talha ve soyundadır. Onlar Kâbe’nin nasıl temizleneceğini, nasıl sahip çıkılacağını çok iyi bilirler. Emanetin ehilleri onlardır. Bu Allah buyruğudur . “Git ve teslim et!”

Hz. Ali, Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi anahtarı Osman Bin Talha’ya teslim eder. Osman Bin Talha ise bu duruma şaşırarak “Biraz önce elimden zorla alan sen değimliydin, şimdi neden geri getirdin?” diye sorduğunda Hz. Ali, bunun Allah’ınvahyi ile henüz emrolunduğunu ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) böyle buyurduğunu söyleyince Osman Bin Talha, bu ibretlik durum karşısında İslam’ın hakikatine, Peygamber Efendimizin Resullüğüne İman ederek İslam ile şereflenir.

Osman Bin Talha, artık İman etmiştir. Üstelik İslam’ın Kıblesi, Hz. İbrahim’in evi, yıllardır koruduğu ve kayyımlığını yaptığı Kâbe’nin anahtarları Allah’ın buyruğu ile kendisine teslim edilmiştir. Kısa bir süre önce Peygamber Efendimizin girmemesi için elleriyle kilitlediği Kâbe’nin kapısını bu sefer Efendimizin girebilmesi için elleriyle açmıştır. Peygamber efendimiz, bu hadisenin üzerine Osman Bin Talha’ya şöyle buyurdu ; “Ey Ebu Talha Evladı! Ceddinizden kalma olan emaneti size payidar ve baki olmak üzere alınız. Bunu zalim olmaksızın hiçbir kimse alamaz”

Osman Bin Talha, o günden sonra Kâbe’nin koruyuculuğuna devam etti ve Mekke’nin fethinden sonra Huneyn savaşına katılarak İslam Ordusu ile birlikte cihat etti. Bu savaştan bir süre sonra Efendimizin yanına Medine’ye gitti ve Efendimizin vefatından sonra tekrar Mekke’ye döndü. Dört halife devrinde İslam Ordularının Cihatlarına katıldı. 662 yılında Mekke’de vefat etti. Kâbe’nin kayyımlığı Osman Bin Talha’dan sonra da Süreyciler kabilesi tarafından devam ettirildi. Ne ilginçtir ki Kâbe,İslamiyet’ten önce (550’li yıllardan itibaren) Kayı Türklerinden olan Süreycilertarafından korunmuş, 1517’de Yavuz Sultan Selim’in Mısır ve Hicaz’ı fethetmesiyle yine Kayı Türklerinden olan Osmanlılar tarafından yönetilmiş, soydaşları olan Osmanlılar da bu vazifeyi yine Süreycilere emanet bırakmıştır. Süreycilerin Kabe Kayyımlığı vazifesi, 8 Ocak 1926’da Suudi Arabistan devletinin kurulduğu yıla kadar devam etmiş, Böylelikle Kayı Türklerinden olan Süreyciler, bu vazifelerini 1400 yıl boyunca devam ettirmişlerdir.

Süreycilerin Türk olduğu uzun yıllardır bilinmekte ve Arap tarihçiler tarafından da kabul edilmektedir. Bunun yanında Kayı Boyuna mensup oldukları ise yakın zamanda ortaya çıkartılmıştır. Süreyc kabilesi pek çok Arap tarihi kaynaklarında geçmektedir. Zira Süreyciler, kadim Türk mesleği olan demircilikte fevkalade maharetliydiler. Bu maharetleri ile Arap kaynaklarında hayranlıkla bahsedilen “Türk Kılıcı” Süreycilerin ürettiği kılıçlardır. Süreyciler bu maharetli kılıçları ile kendisinden sıkça söz ettirmiş, pek çok İslam halifesi Süreyci kılıçlarını kuşanmışlardır. Arap Tarihçileri,Süreycilerden bahsederken “Ubeydullah Türkü” demektedirler. Ubeydullah, Süreyci kabilesinin önde gelen isimlerinden birisi idi ve ünlü bir kılıç ustasıydı. Tabakat bilginlerinden olan Arap Tarihçisi  Ebû’l Ferec el İsfahani, “Agani” isimli eserinde Süreycilerden bahsederek ; “Ubeydullah’ın Atası Türk’tür” der. Daha pek çok tarihi anekdotta da Süreycilerin Türk olduğu zikredilmekte, Arap Tarihçileri tarafından tereddüde mahal bırakmayacak şekilde Süreycilerin Türk oldukları teyit edilmektedir.

Peki Süreycilerin yani Kayı Türklerinin Orta Asya’dan Arap Yarımadasına göç yolculuğu nasıl gerçekleşti? Bu sorunun yanıtını bulabilmek için Türk Tarihinin 5. Yy’daki durumuna bakmak yeterli olacaktır. Osman Bin Talha, 625 yılında Kabe’nin Kayyımı olarak karşımıza çıkıyor. Arap kaynaklarında Osman Bin Talha’nın reisi olduğu Süreyc kabilesinin bu görevi 5 kuşaktır devam ettirdiğine rastlıyoruz. Buradan hareketle Süreycilerin bu vazifeyi en az 120 yıldır sürdürdüğünü anlayabiliyoruz. Dolayısıyla Süreyciler en az 120 yıldır Arap Yarımadasında yaşamışlardır. Zira Türkçe isimler yerine Arapça isimleri tercih etmeleri için bu bölgede uzun süredir varlıklarını sürdürüp Arapların kültürüne yaklaşmaları gerekecektir. Bu bulgular ışığında Süreycilerin en kötümser bakış açısıyla 400-500 yılları arasında Arap yarımadasına geldikleri sonucuna varabiliyoruz. 400-500 yılları arasındaki Türk Tarihini incelediğimizde Ötüken, Altay Dağları, Aral Nehri civarında yerleşik bulunan Türk Boylarının yoğun şekilde Batıya ve Güneye göç ettiklerini görüyoruz. Zira Büyük Hun Devleti 216 yılında tamamen yıkılınca, Hun Devletine tabi olan Türk Boyları da Çinbaskılarıyla 150 yıl boyunca Devletsiz yaşamak zorunda kalarak dağınık şekilde Batıya ve Güneye göç etmişlerdi. Bu göç hareketleri ile kitleler halinde batıya ve güneye kayan Türk Boyları, 350 yılında Avrupa Hun Devletini, 420 yılında da Ak Hun Devletini (Eftalitler) tarih sahnesine çıkartmışlardı. Görüldüğü gibi Büyük Hun Devletinin yıkılması ile kalabalık kitlelerle göç eden Türk Toplumları, bu göç hareketlerini öyle büyük kitlelerle gerçekleştirmişlerdir ki ; göç eden toplumlar ile iki büyük devlet kurulabilmişti. Bu göç yollarının Batı Asya ve Mezopotamya ya kadar ulaştığını ise Ak Hun Devletinin sınırlarını incelediğimizde görebiliyoruz. Hun Devletinin ardılları olan Ak Hunlar, 352 yılında kurdukları devletin sınırlarını 400’lü yıllarda Hazar Denizinden Maveraünnehir’i içine alacak şeklide Umman Denizinekadar genişletmişlerdi. Görüldüğü gibi İç Asya’daki Türk Boyları, 400’lü yıllarda Mezopotamya ve Umman Denizine kadar yayılmışlardır. 420’li yıllarda Arap yarımadasına kadar ilerleyen Ak Hunlar, 469 yılında yıkıldıklarında devlete tabi olan Türk Boyları bu coğrafyada yerleşik duruma gelmişlerdi. Görünen odur ki Süreyciler,Ak Hunlar döneminde Arap Yarımadasına kadar ilerleyen ve Ak Hunların yıkılması ile devletsiz kalarak kabile halinde Arap Yarımadasına ve ticaret yolları ile Mekke’ye kadar göç eden Türk boylarından birisi olmuşlardır. Zira dönemin en önemli ticari ürünleri kılıç ve demir eşyalarıydı ve Türk Boylarının bu alandaki ustalıklarıyla ticaret yolları üzerinden farklı bölgelere göç etmeleri kaçınılmazdı.

Süreycilerin Türk olduğunu Arap Tarih kaynaklarından açıkça görüyor ve Türk Tarihi’nin 4. ve 5. Yüzyıldaki demografik yapısıyla teyit edebiliyoruz. Bunun yanında Süreyc kabilesinin, Osmanlı Devletinin kurucu unsuru olan Kayı Boyu’dan olduğu gerçeği de yeni ortaya çıkmış durumdadır. Aslında bu gerçek yüzyıllardır gözümüzün önünde durmaktadır. Bu önemli bulgu, araştırmacı yazar Oktan KELEŞ tarafından tespit edilmiş, kendisi yaptığı çalışmalar ile bu gerçeği gün yüzüne çıkartmıştır.

Bu bulgu, bugün Topkapı Sarayında sergilenen Kutsal Emanetler içerisindeki Hz. Osman’ın kılıcının üzerinde işlenmiş olan “Kayı Boyu” damgasıdır. Bu damga bugün çıplak gözle bile açık şekilde görünmektedir. Bilinenin aksine bu kılıç, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinde kutsal emanetlere sahip çıkıp İstanbul’a getirmesiyle Osmanlıya ulaşmamış, bizzat Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey’e kayınpederi Şeyh Edebali tarafından hediye edilmiştir. Aslında bu yanılgının sebebi çok açıktır. Osmanlı Devletinde zabıt altına alma ve yazılı hale getirme kültürü Fatih Sultan Mehmet döneminden sonra ortaya çıkmıştı. Bu tarihten önce vakalar, olaylar ve önemli gelişmeler yazılı hale getirilip zapt edilmemekteydi. Dolayısıyla Hz. Osman’dan Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’e kadar ulaşan Hz. Osman’ın kılıcı, kutsal emanetlerle birlikte kutsal bir emanet olarak muhafaza edilmiş, yazılı bir zabıt bulunmadığından Yavuz Sultan Selim’in Mısır fethi ile İstanbul’a getirdiği kutsal emanetlerden biri sanılmıştır.

Burada iki önemli husus söz konusudur. Birincisi ve en önemlisi, bu kılıcın üzerinde Kayı Boyu’nun damgası bulunmaktadır. Bu damganın Kayı Boyundan olduğu bilinen Osmanlı saltanat ailesi ya da Kılıcın emanetçisi olan Şeyh Edebali tarafından vurulması mümkün değildir. Zira böylesi kutsal bir emanetin üzerine sonradan bir işleme ya da damga vurulması emanetin kutsiyeti açısından mümkün değildir. Dolayısıyla bu damga, kılıcın Kayı Boyu’na tabi bir kılıç ustasının elinden çıktığını açıkça ortaya koymaktadır. Peki bu kılıcı kim dövmüş ve Hz. Osman’a hediye etmiştir? Bu sorunun yanıtını Arap tarihinden kolayca öğrenebiliyoruz. Kılıç, Mekke’de yaşayan ve Kâbe’nin Kayyımlığını üstlenen, ürettiği kılıçlarla ün salmış olan Süreyckabilesi tarafından yapılmış ve Hz. Osman’a hediye edilmiştir. Kılıcı Hz. Osman’a hediye eden kişinin ismi de Arap Tarih kaynaklarında geçmektedir. Bu kişinin Adı Ubeydullah’dır. Ubeydullah, Süreycilerin reisi ya da lideri değil ünlü bir kılıç ustasıdır. Zira Peygamber Efendimizin (s.a.v.) döneminde Kabe’nin Anahtarlarını emanet ettiği Süreycilerin reisi olan Osman Bin Talha, 4 halife döneminde de yaşamış, Muaviye döneminde vefat etmiştir. Hz. Osman döneminde Süreycilerin reisi olan Osman Bin Talha halen hayattadır ve Süreycilerin reisi konumundadır. Ürettiği kılıçlarla ünlenen, saygın ve itibarlı bir kılıç ustası olan Ubeydullah, aynı zamanda Süreycilerin İslamı kabul etmesiyle Müslümanlar arasında da saygı değer bir kişilik olmuştu. Bu bakımdan Arap kaynaklarında isminden sıkça söz edilir.

İkinci önemli husus ise Hz. Osman’ın kılıcının Osman Bey’e kadar ulaşmasındaki gizemli yolculuktur. Bilindiği gibi Hz. Osman, İslamı ilk kabul edenlerdendir ve Dünyada cennetle müjdelenen büyük bir zattır. Önemli bir tüccar ve itibarlı bir sahabe olan Hz. Osman, Peygamber Efendimizle birlikte pek çok savaşa katılmış, Efendimizin vefatından sonra 3. Büyük Halife olarak İslam’a hizmet etmişti. Bu hizmetleri döneminde, ürettiği kılıçlarla ünlenen Süreyc kabilesinin kılıç ustası ve itibarlı bir sahabi olan Ubeydullah, kendisine bir kılıç yapıp, üzerine ayetler işleyerek Hz. Osman’a hediye etti. Kılıç ustası Ubeydullah, bu kılıcın üzerine ayetlerle birlikte Kayı Boyu’nun simgesi olan damgayı işleyerek bir bakıma imzasını atmış oldu. Hz. Osman, Ubeydullah’ın hediyesi olan bu Türk Kılıcını sağlığı boyunca taşımış ve kullanmıştır. 656 yılında, Mısır’dan yola çıkan Asi bir hareket, halife Osman’ı öldürmek ve İslam’a fitne sokmak için büyük bir isyan hareketine girişmişti. Bu isyan hareketi neticesinde Hz. Osman, evinde Kuran okurken şehit edildi. Hz. Osman’ın şehit edilmesi üzerine Ubeydullah’ın hediye ettiği kılıç, emaneti olarak Süreycilerin reisi Osman Bin Talhatarafından koruma altına alındı.

Ubeydullah’ın dövdüğü, üzerine Kayı Boyu’nun simgesini vurarak Hz. Osman’a hediye ettiği ve Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra Süreycilerin reisi Osman Bin Talhatarafından alınıp emanet olarak sahip çıktığı bu kılıç, önce Süreyciler, sonrasında ise detaylarını açıklayacağımız Altın Silsile yoluyla Türk Din Âlimlerine ulaşmış ve haleften halefe korunarak, 643 yıl sonra Osmanlı Devletinin kurucusu Ataman (Osman) Bey’e kadar ulaşmıştır.

Hz. Osman’ın konu edilen kılıcının Kayı boyuna tabi olan Süreyciler tarafından üretildiği ve Hz. Osman’a hediye edildiği, hem fiziki bulgular hem de tarihi emarelerle teyit edilmektedir. Bu bakımdan, söz konusu kılıcın Kayı Boyuna mensup olan Süreyciler tarafından imal edilerek Hz. Osman’a hediye edildiği şüphe götürmez bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Bu kılıcın, Hz. Osman’dan sonra Osmanlı’nın kurucusu Ataman Bey’e ulaşması ise tarih serüveni açısından fevkalade ilginç ve önemlidir.

Osman Bin Talha, bilindiği gibi Hz. Osman’ın şehit edildiği dönemde hayattaydı ve Ubeydullah’ın hediye ettiği kılıcı, sahipsiz kalmaması için korumak üzere almıştı. Bu kılıcın Mekke dışına çıkması Süreyciler eliyle gerçekleşmedi. Zira Süreyciler, devam eden 14 asır boyunca Mekke’de yerleşik kalarak Kabe’nin Koruyuculuğu vazifesini devam ettirmişlerdir. Bu kılıç, önce İslam âleminde 12 İmam olarak bilinen, 4 Halifeden sonra İslam âleminin itikadî lideri kabul edilen İmamlarca muhafaza edilerek haleften halefe emanet yoluyla nakledilmiş, sonrasında ise Sufilik inancında Altın Silsile olarak anılan büyük din âlimleri tarafından yine haleften halefe emanet edilerek yüzlerce yıl korunmuştur.

Hz. Osman’ın kılıcının serüvenini, Sufiliğin Altın Silsile olarak ifade ettiği müntesip silsilesini incelediğimizde görebilmekteyiz. Zira Hz. Osman’ın kılıcının son emanetçisi olan Şeyh Edebali, bu emaneti hocası Hace Ahmet Yesevi’den almıştı. Ahmet Yesevi,Sufilik silsilesinin son, Yeseviliğin ilk halkasıydı. Ahmet Yesevi’nin halef olarak bir halkası olduğu Altın Silsile, çok ilginçtir ki M.s. 750’li yıllarda, 6. Büyük İmam Cafer Sadık’a müntesip olmaktadır. Görünen odur ki ; Söz konusu kılıcın ilk emanetçisi olan Osman Bin Talha, Hz. Osman’ın kılıcını kutsal bir emanet olarak son halife Hz. Ali’ye teslim etmiştir. 12 İmam olarak bilinen İmam silsilesinin ilki kabul edilen Hz. Ali,Selefi ve dostu olan Hz. Osman’ın Kılıcını emanet olarak alıp kendisinden sonraki İmam’a teslim etmiş, Kılıç, İmamlığın sorumluluğu altında olan diğer emanetlerle birlikte sonraki haleflere devredilerek muhafaza edilmiştir.

Hz. Osman’a hediye edilen kutsal kılıcın emanetçiliğinin 12 İmam’lardan çıkması ise Abbasilerin başkentini Şam’dan Bağdat’a taşıması üzerine gerçekleşmiştir. İslam Dünyası, 750 yılında Kanlı bir devrime sahne olmuştu. Hz. Ali’nin ölümünden sonra Arap Dünyasının liderliğini Muaviye ve ardılları olan Emeviler üstlenmekteydi. 750 yılında Hz. Muhammed’in (s.a.v.) amcası Abbas’ın soyundan gelen Abbasiler,Emevilerin halifeliğini yıkarak Arap Dünyasının yönetimini ele geçirip Abbasiler dönemini başlattılar. Bu devrim, Altın Silsilenin 5. Halkası, 12 İmam’ın 6.  olan İmam Cafer Sadık döneminde gerçekleşti. Abbasiler, 819 yılında, Stratejik nedenlerden ötürü Başkenti Şam’dan taşıyıp yeni başkent olarak Irak’ın Bağdat şehrini başkent yaptılar. Bu dönemde Abbasiler ve İmamlık makamının yapısında ciddi ve önemli değişiklikler meydana geldi. Bu sebepten ötürü, haleften halefe nakledilen emanetler el değiştirerek 12 İmam Silsilesinin dışına çıkmış, Kılıcın 12 İmam silsilesindeki son emanetçi 8. İmam Ali erRıza olmuştur. Ali erRıza’dan sonra Hz. Osman’ın kılıcına imamlar değil, Altın Silsile olarak bilinen Sufilik silsilesi koruyup nesilden nesile emanet başladılar.

8. Büyük İmam olan Ali erRıza, Abbasilerin başkentinin Şam’dan Bağdat’a taşındığı dönemde, kendisine emanet olarak nakledilen Hz. Osman’ın kılıcını, talebesi  olan, büyük din alimi Beyazıd-i Bistami hazretlerine emanet etmiştir. Beyazıd-i Bistami, 12 İmamdan biri değildir. İran’ın Bistam şehrinde doğan Bistami, Ali erRıza’nın rahlei tedrisatına tabi olma arzusu ile yanına gelmiş, Ali erRıza da kendisini talebeliğe kabul ederek hocalık yapmıştır (860 – 870). Ali erRıza, büyük bir din alimi olan ve Sufilikte Fena F’illah mertebesine erişen Bistami’ye itikadi halefi olarak kıymet vermiş ve kendisine kadar Büyük İmamlar silsilesiyle ulaşan Hz. Osman’ın kılıcını muhafaza etmesi için kendisine emanet etmiştir.

Hz. Osman’ın kılıcı, artık Altın Silsile olarak bilinen Sufilik silsilesinin halkalarıyla nesilden nesile emanet edilecektir. Bistami’den sonra Altın Silsilenin devamı olan halefi Hasan Karakani, sonrasında onun halefi Kasım Gürgani’ye emanet yoluyla ulaşmıştır. Sufi Silsilesi, Kasım Gürgani’nin halefi olan Hace Abdullah el Ensari döneminde ilk kez Horasan’a ulaşmıştır. Zira Abdullah el Ensari, İran Horasanında yaşamaktaydı. Abdullah el Ensari’den sonra, Altın Silsile Türk Dünyasına yaklaşmaya başlamıştır. Abdullah el Ensari’den sonraki emanetçi ise İmamı Gazali ve Yusuf Hamedani gibi büyük din alimlerinin hocası selefi olan Ebu Ali Fermani’dir. Ali Fermani’de kendisine emanet edilen Hz. Osman’ın kılıcını, yine Altın Silsile’nin bir halkası olan halefi Yusuf Hamedani’ye emanet etmiştir. Yusuf Hamedani’nin Türk Tarihinin siyasi ve itikadi geçmişinde yeri çok büyüktür. Zira Yusuf Hamedani’den itibaren Altın Silsile, Türk Dünyası içerisinde devam etmiştir. Hamedani döneminde giderek güçlenen ve İç Asya’nın en güçlü devleti haline gelen Selçuklu Devleti henüz vücut bulmaktaydı. Büyük Selçuklu Devletinin ilk sultanlarından olan Sultan Sencer, Irak, İran, Horasan ve Maveraünnehir coğrafyası üzerinde hakimiyetini genişlettiği dönemlerde Yusuf Hamedani, bu bölgenin itibar gören büyük bir evliyası durumundaydı. Zira Selçuklu Sultanı Sencer, Yusuf Hamedani’ye büyük saygı göstermekte, onu sıkça ziyaret edip duasını almaktaydı.

Bu tarihten sonra karşımıza çok tanıdık isimler çıkmaktadır. Zira Yusuf Hamedani’nin halefi, Türk Dünyasının en büyük din âlimi kabul edilen Ahmet Yesevi’dir. Ahmet Yesevi, 1093 yılında, Kazakistan’ın Çimkent şehrinde doğmuş ve tedrisatını büyük din âlimlerinin yanında tamamlamıştı. İtikat ilminin o dönemdeki en yüksek mertebesi Buhara idi. Buhara, büyük din âlimlerine talebe olmak isteyen âlimlerin itikat ilmi için ulaşabilecekleri son mertebeydi. Ahmet Yesevi de, uzun yıllar süren itikadi eğitimlerinden sonra Buhara’ya gelerek Sufiliğin Altın Silsilesinde bulunan Yusuf Hamedani’nin talebeliğine kabul edildi ve öğretilerine tabi oldu. Yusuf Hamedani’nin en kıymetli haleflerinden olan Ahmet Yesevi, uzun yıllar tasavvuf ve ilim eğitimi aldıktan sonra, Yusuf Hamedani’nin vefatından sonra halefi sıfatıyla İmam olmuş ve kendisine emanet edilen Hz. Osman’ın kılıcı, hocası Yusuf Hamedani’den kendisine emanet mirası olarak nakledilmiştir.

Özetleyecek olursak ; Süreyci kabilesinin kılıç ustası Ubeydullah’ın dövdüğü ve üzerine Kayı Boyunun damgasını işleyerek ve Hz. Osman’a hediye ettiği kılıç Hz. Osman’ın vefatı ile de Süreycilerin reisi Osman Bin Talha tarafından muhafaza edilmiş, Osman Bin Talha tarafından da Hz. Ali’ye teslim edilerek 12 İmam olarak bilinen İslam’ın büyük imamları tarafından haleften halefe korunmuştur. Abbasiler’in başkentini Şam’dan Bağdat’a taşıması üzerine Büyük İmamlar İran’lı alimlerden oluşmaya başlamış, İranlı din alimi 8. İmam Ali erRıza, kendisine kadar emanet edilerek gelen kılıcı talebesi olan ancak 12 İmam’dan biri olmayan İranlı din alimi Beyazıd-i Bistami’ye emanet etmiştir. Sufilik akımının Altın Silsilesinden olan Beyazıd-i Bistami’den sonra bu emanet Sufilik akımının imamları tarafından korunarak haleften halefe nakledilmeye başlanmıştır. Sırasıyla Beyazıd-i Bistami, Hasan Karakani, Kasım Gürgani, Abdullah el Ensari, Ebu Ali Fermani ve Ahmet Yesevi’nin hocası Yusuf Hamedani’ye emanet edilmiştir. Ahmet Yesevi’nin Altın Silsileden bir İmam olmasıyla hem Altın Silsile, hem de Hz. Osman’ın kılıcı Türk Dünyasına ulaşmıştır. Hz. Osman’ın kılıcının emanetçisi son imam ise Ahmet Yesevi’nin talebesi olan Şeyh Edebali olmuştur.

Bilindiği gibi Şeyh Edebali, Ahmet Yesevi’nin yetiştirip Batı Türk dünyasına gönderdiği büyük din âlimlerinden birisidir. Şeyh Edebali, aynı zamanda Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi’nin kayınbabasıdır. Şeyh Edebali, Ahmet Yesevi’den aldığı tasavvuf, tefsir ve İslam hukuku eğitimi ile Ahmet Yesevi tarafından Anadolu’ya gönderilmişti. Bu vazife ile Eskişehir’in İtburnu adlı köyünde yaşamakta ve Bilecik’te kurduğu dergâhta talebeler yetiştirmekteydi. Bu tarihlerde henüz bir beylik olan Osmanlı, Ataman (Osman) Bey tarafından idare edilmekteydi. Ataman Bey, Şeyh Edebali’nin Bilecik’teki dergâhını sık sık ziyaret etmiş ve Şeyh Edebali tarafından misafir edilmiştir.

Tarih kaynaklarında belirtilen meşhur rivayete göre ; Ataman bey, Şeyh Edebali’nin dergahında misafir olduğu bir gece mühim bir rüya görür. Rüyasında Şeyh Edebali’nin göğsünden bir nur çıkıp kendi göğsüne girdiğini ve göğsünden büyük bir ağaç yetişip dallarının âlemi kapladığını, altından nehirler akıp insanların bu sulardan geçtiğini görür. O günün sabahında rüyasını Şeyh Edebali’ye anlattığında, kendisi rüyayı şöyle tabir eder ; “Babandan sonra bey olacaksın. Kızım Mal Hatunla evleneceksin. Benden çıkıp sana gelen nur budur. Sizin soyunuzdan nice padişahlar gelecek ve nice devletleri bir çatı altında toplayacaklar. Allah nice insanın İslam’a kavuşmasına senin soyunu vesile edecektir. “

Görülmektedir ki, Şeyh Edebali, Ataman (Osman) Bey’in İslam’ın sancaktarı olacağını, Allah’ın lûtfu ile nice memleketlere hükmedeceğini tabir etmiş ve kızı ile evlenmesini tavsiye ederek kendisine fevkalade itibar etmiştir. Bu itibar ile kendisine kadar emanet olarak ulaştırılan Hz. Osman’ın kılıcını, damadı Ataman Bey’e emanet ederek emanetçi unvanı olarak da kendisine Osman ismini vermiştir.

Bilindiğinin aksine Osmanlı Devletinin ilk padişahı olan Osman Bey’in esas ismi Osman değildir. Zira dedesi, babası ve oğlu Türkçe isimler kullanmışlardır. Dedesinin ismi Alpoğlu, Babasının ismi Ertuğrul, oğlunun ismi Orhan’dır. Bu bakımdan kendisinin isminin Arapça bir isim olması doğal değildir. Bunun yanında Osmanlı Devletinin dünya tarihindeki unvanı Ottoman’dır. Etimolojik olarak baktığımızda bu ifade İngilizler tarafından oluşturulmuş bir ifadedir. İngiliz dilinin kritiklerine baktığımızda Osman isminin telaffuzu “ASMEN” olmalıdır. İngiliz dilinde A, kelimenin başında ise A, ortasında ise sesli uyumuna göre E yada İ olarak okunur. Bu ifade, Osman Bey’in esas ismi olan ATTAMAN ifadesinden türemiştir. İngiliz lisanında A, kelimenin başında ise O, kelimenin ortalarında ise sesli harf uyumuna binaen A ya da E olarak okunur. Bu bakımdan ATTAMAN, ismi,  OTTAMAN-OTTOMAN şeklinde ifade edilmiş ve Dünya Tarihine kaydedilmiştir. Yani Ataman Bey, kayın pederi Şeyh Edebali’den sadece Hz. Osman’ın kılıcını değil ismini de emanet olarak almış, emanet edilen Kılıcı kutsal emanetlerle birlikte muhafaza edilmiş, ismi ise Devlet Unvanı olarak Dünya ve İslam Tarihine nakşedilmiştir.

Görülmektedir ki ; Kadim Türk Boylarından biri olan Kayı Boyu, İslam ile şereflenen ilk Türk’ler olmuş, Kâbe’nin Kayyımlığı vazifesini 1400 yıl boyunca taşımış ve Peygamber Efendimize (s.a.v.) Kabe’nin kapılarını açmış, Hz. Osman’a üzerine Kayı Boyunun damgasını vurduğu kılıcı hediye etmiş, bu kılıç 12 İmam ve Altın Silsile yoluyla Şeyh Edebali’ye, ondan da yine Kayı Boyu’nun hükmettiği Osmanlı Devletine ve devletin kurucusu Osman Bey’e ismini nakşetmiştir. (Kaynak: Oktan Keleş/Araştırmacı yazar)

İlhan Nezor

Erdoğan’ın liderlik sırları..!

recep-tayyip-erdogan-sozleri-resimli

Tayyip Erdoğan,Türkiye’nin siyasi tarihinde en uzun süre başta kalan ve halen sürdüren bir kişilik.

Kimine göre bir dahi…Kimi göre halkı kandıran…Kimine göre Türkiye tarihinin Atatürk‘ten sonraki en büyük lideri.Allah ömür verirse  ve bir aksilik yaşamaz ise 2023 yılına kadar da Başkan olarak görevini sürdürecek.İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını saymazsak onlarca seçim ve üç referandum kazandı.Şu anki siyasi tabloda onu zorlayacak birisi görünmüyor.

Hiç düşündünüz mü ..? Erdoğan sürekli neden başarılı oluyor..?Nasıl oluyor da girdiği her seçimi kazanıyor?

İşte bu yazıda Erdoğan‘ın sırrını öğrenecek ve hangi bilinç altı tekniklerini kullandığına ve milyonları peşinden nasıl sürüklediğine  şahit olacaksınız.

Analizci bir gözle okursanız inanıyorum ki,Erdoğan‘ın her hareketine,her konuşmasına daha farklı bir gözle bakacak ve kullandığı metotları daha kolay çözeceksiniz.

Başlayalım…

Bir insan Milletvekili olabilir,Siyasetçi olabilir,Bakan hatta Cumhurbaşkanı olabilir.Ama herkes Lider olamaz.Lider olmak için belli vasıflar gerekir.Hitabet ve beden dilini kullanmak elbette çok önemlidir.Ancak,daha önemli olanı insanların bilinç altlarına etki edebilmektir.Dünyada başarılı olmuş her Lider -buna Erdoğan da dahil – bilinçaltı tekniklerini sürekli kullanır.İşte Erdoğan‘ın kullandığı o yöntemler;

1)  Belirsiz olmak : Belirsiz olmak bilinçaltı yönlendirmede kullanılan ilk yöntemlerden birisidir.Her Liderin mutlak surette bir görüşü vardır.Ancak devlet yönetiminde oldukları için hem toplumun genelini kucaklayıcı hem de uluslararası ilişkilere göre  politikaları uygulamak zorundadır.

Erdoğan bu tekniği nasıl uygular?

Devletin belirli bir seviyeye gelmesi için zamana ihtiyacı vardır.Bunun içinde bize Avrupa Birliği çıpası lazım idi. 2002‘de Başbakan seçildiğinde bir anda Avrupa üyeliğisürecine hiç kimsenin beklemediği bir şekilde hız verdi.Daha sonraki dönemlerde Amerika‘nın Büyük Ortadoğu Projesi yani BOP‘a Eş Başkan oldu.“Milli Görüş Gömleğini çıkardım ben artık değiştim” dedi.Avrupa ile müzakere sürecini başlattı. Amerika’da “Yahudi Cesaret Ödülü’nü” aldı.O dönemlerde devlet kağıt üzerinde bizimdi.Ancak özünde Avrupa ve Amerika tarafından yönlendiriliyordu.Batılı devletler bunu da içimizde ki adamları sayesinde yapıyordu.Bunların temizlenmesi için Erdoğan‘ın iktidarda kalması lazımdı.Böylece batılılara “Benden size zarar gelmez,sizlerle uyumluyum “mesajı güçlü bir şekilde verildi.Avrupa müzakere süreci başlayınca hem oy oranı arttı hemde kendisine Türkiye’de mesafeli olan kesimlerinde sempatisini kazandı.Ayrıca batılı değerlere sürekli vurgu yapıyor,batılı liderle de samimi pozlar vermeye de devam ediyordu.Erdoğan bu şekilde icraatlarını yapmaya mecburdu.Çünkü Türkiye’nin kurtarılması önce içeriden başlamalıydı.Bunun içinde güçlü bir şekilde iktidarda kalması gerekiyordu.Önünde Menderes, Erbakan ve Özal örnekleri vardı.Özal ve Menderes öldürülmüş ,Erbakan ise zorla Başbakanlıktan indirilmişti. Batılılara onların tekniği ile karşılık verilmesi gerekiyordu ve öyle de yapıldı.İşte burada Erdoğan belirsiz oldu.Belirsiz olma sürecini, gerçek niyetini ustalıkla gizledi.Taki İsrail Cumhurbaşkanı Perez‘in yüzüne “One mınute” çıkışını yapana kadar.Erdoğan bu tekniği bugünde belirli aralıklarla tekrarlar.Örneğin Türk Milliyetçisi midir yoksa Ümmetçi midir tam olarak belli etmez.Her kesim için verecek şerbeti mutlaka bulur.Bunu da ustalıkla yapar.Yaptığı için de On yedi yıldır iktidardadır.

2) Zevk ve ilgi alanlarına hitap etmek : İyi bir manipülasyon ustası , yani yönlendirme ustası karşısındaki insanların zevk ve ilgi alanlarına göre davranışlarda bulunur. Türkü seven bir insana Operadan bahsedilmez.Özellikle gerçek Liderler toplumun sahip olduğu zevk ve ilgi alanlarına göre davranış sergiler, bu yönde ki özelliklerini ön plana çıkarırlar.Futbol Türk toplumunda en yaygın spordur.Milyonlarca izleyicisi vardır.Erdoğan futbolcu yönünü defalarca ortaya çıkarmıştır. Fenerbahçeli olduğunu söylemesi,sanatçı ve sporcularla toplantılar yapması çok iyi kurgulanmış yönlendirme teknikleridir.Canlı yayında Neşat Ertaş‘ın türkülerini söylemesi,Cuma Namazına gitmesi , İmam olup namaz kıldırması, Şehit evlerine taziyede bulunup Kur’an okuması , eşinin başörtülü olmasının ön plana çıkarılması , konuşmalarında binlerce yıllık tarihimize sürekli atıfta bulunulması , yaşlıların ellerini öpmesi,Taksi duraklarına gidip Taksicilerle çay simit eşliğinde sohbet etmesi , engelli çocuklarla buluşup onları külliyede kabul etmesi ve diğerleri mükemmel bir bilinçaltı teknikleridir.Bu durum toplumun çok büyük bir kesimiyle gönül bağı kurmuş ve yıllar içerisinde“benden bu devlete ve millete zarar gelmez,ancak fayda gelir” düşüncesini insanlara yerleştirmiştir.Dünyadaki her Lider için muhalefet partileri yolsuzluk iddialarını dile getirirler.Biz de de Cumhuriyet Halk Partisi bunu yapmaktadır.Ayrıca PKK ile devletin müzakere ettiğine ve AK Parti’nin devleti sattığını sürekli söyleyip durmuştur.Bu iddiaların havada uçuştuğu dönemde röportajlara bakıldığında insanlar Erdoğan için hep şu cümleleri kullandı : “O milli bir adam,halkın adamı,vatanına milletine bağlı dindar bir müslüman. O ne yolsuzluk yapar nede vatana millete ihanet eder.O ne yaparsa doğrudur.Ondan bu millete zarar gelmez” cümlelerini defeatle kurmuşlardır.İşte Erdoğan yıllarca bu tekniği bilinçli ve ısrarlı bir şekilde uyguladığı için hala büyük bir oy oranı ile iktidarda kalmaya devam etmektedir.İnsanlar ilk tanıdıkları kişilere karşı mesafelidir.Ancak onların değerlerine göre hareket ettiğinizde size karşı olan koruma iç güdüleri ve mesafeleri ortadan kalkar ve onları istediğiniz gibi yönlendirmeye başlarsınız.

3) Kendini zayıf gösterme : Erdoğan gibi güçlü bir Lidere bu maddeyi yakıştıramayabilirsiniz.Ancak Manipülasyonda usta olan birisi bu tekniği mutlaka ama mutlaka uygular.Erdoğan bunu belirli dönemlerde yapmıştır.Örneğin 2007  Cumhurbaşkanlığı seçimleri.CHP Ak Pati’den Cumhurbaşkanı adayı olmaması için yargı yolu ile 367 garabetini ortaya attı. Amaç, Tayyip Erdoğan‘ı engellemekti.Erdoğan bunun üzerine hemen erken seçim kararı aldı ve meydanlarda “Bu kardeşiniz dindar olduğu için Cumhurbaşkanı olmasını istemiyorlar,CHP müslüman bir Cumhurbaşkanı olmasını istemiyor.Bunlar din düşmanı.Zamanında bu kardeşinizi okuduğu bir şiirden dolayı hapse girmesine de alkış tutmuşlardı “ diyerek probaganda yapmaya başlamıştı.Böylece kendisini savunmasız , karşı tarafı yani CHP’yi zalim gösteriyor halkın kendisini savunmasını istiyordu.Halk kendisini savunan Erdoğanı kendinden görüyor ve ilk seçimde % 47oy vererek Erdoğan‘a rekor kırdırıp CHP ‘ ye hezimet yaşatıyordu.Şayet Erdoğanbaşarısız bir manipülasyoncu olsaydı CHP‘ye hemen şiddetle saldırır kendini onlardan daha güçlü gösterirdi.Ancak böyle yapması iki durumda ters teperdi.Birincisi CHP‘nin eline büyük bir koz verirdi.Böylece CHP karşı hamle olarak “İşte Erdoğan’ın gerçek yüzü bu.Biz bunu bildiğimiz için böyle diktatör birisinin Cumhurbaşkanı olmasını istemiyoruz” diyecekti…İkinci olumsuz etkisi ise,kendisini yani Erdoğan‘ı destekleyenler açısından olacaktı.Ak Parti seçmeninin bir kısmında “Erdoğan acaba CHP’nin dediği gibi biri mi ? “ şeklinde şüpheler uyanacak ve böylece AK Parti oy kaybına uğrayacaktı.Ancak Erdoğan çok akıllıca davrandı tam tersini yaptı.Mağdurları oynadı ve karşılığını da fazlası ile aldı.

4) Gözetleme ve sınıflandırma : Tüm yönlendirme yani manipülasyon ustaları bunu yapar.Bu iş hayatında da siyasi hayatta da böyledir.Liderler kendi seçmenlerini mutlaka sınıflandırır.Böylece halk tabiri ile “Safları sıklaştırır” Son üç seçim bunun en güzel örneğidir.Erdoğan kendi taraftarını vatanına milletine bağlı olarak gösterirken karşı tarafı yani CHP’ni sürekli teröristler ve HDP ile ittifak yapmakla suçlayıp onları savunmada bırakır. Aslında Erdoğan bu eleştirilerinde haksız değildir.Ancak CHP yaptığı her eylemle sürekli  Erdoğan‘a malzeme vermekte ve Erdoğan‘da bunu alabildiğine kullanmaktadır. CHP‘nin İnönü döneminde Camileri ahırlara çevirdiği ve Kur’anı Kerim öğrenimini yasaklandığı doğrudur. Erdoğan sürekli meydanlarda bundan da bahseder.Böylece karşı tarafı hem teröristlerle iş yapan hem de din düşmanı olarak gösterir.Böylece kendinden kaçması muhtemel oy kayıplarının da önüne geçer. Muhafazakar seçmen oy kullanırken mutlaka milli ve manevi değerleri göz önüne alır.Böylece seçmen başka partiye oy vermek istese bile karşıda ki parti için bir kanaat oluşturulduğunda onlara oy vermekten vazgeçer ve yine istemese bile Ak Parti‘yi desteklemeye devam eder.Muhalefetin sıklıkla vurguladığı “Erdoğan toplumu kamplaştırıyor” eleştirisi ya onların cahilliklerinin yada söyleyecek başka bir şey bulmadıkları için sürekli bunu kullandıklarının kanıtıdır.Bu işi biraz bilseler Erdoğan’ın çok etkili kullandığı manipülasyon tekniğini kullandığını anlarlar ve karşı tedbirleri alırlardı.Ancak geçen zaman gösterdi ki Erdoğan muhalefetle istediği gibi oynamaktadır.

5) Bağımlılık Oluşturma : Geride bıraktığımız ilk dört madde uygulandıktan sonra bu madde uygulanılacak en kolay tekniktir. Şu ana kadar ki dört madde sonucunda insanları rahatlıkla kendinize bağımlı kılarsınız.Bunu da Erdoğan‘ın ve Ak Parti‘li Bakanların sözleri ile açıklayalım.Son yıllarda bir konunu altı ısrarla çiziliyor : “Erdoğan’ın kaderi Türkiye’nin kaderi ile birleşti” Bu cümle o kadar çok tekrarlandı ki,insanlarda adeta korku psikolojisi oluşturuldu.Erdoğan iktidardan gittiği an devlet dinsiz CHP ve HDP‘nin eline kalacak eskiyi mumla aramaya başlayacağız cümlesi üstüne basa basa ısrarla vurgulandı. Böylece insanlarda hem korku oluşturuldu hem de Erdoğan‘a daha sıkı bağlanmaları meydana getirildi.Erdoğan destekçilerine sorun hemen “Erdoğan yerine gidip teröristlere mi oy verelim, CHP zulmüne mi dönelim , var mı Erdoğan’dan başka lider , sonuna kadar Erdoğan..” yanıtını alırsınız.Bir çok insan bu cümleleri Erdoğan sevgisi olarak anlar.Oysa ki bu cümlelerin altında gelecek kaygısı ve bölünme korkusu vardır.Böylece bir lider etrafında bağımlılık kolaylıkla oluşturulmuş olur.

6) Akıl oyunları ve tekrar : Gerçek liderler toplumun karşısına çıktığı zaman el hareketlerinden giyimlerine kadar her şeylerine dikkat ederler.Bunu özellikle mitinglerde çok yaparlar.Gerçek bir manipülasyoncu lider mitinglerde mümkün mertebe kıravat takmaz.Çünkü Kıravat resmiyeti ve uzaklığı çağrıştırır. Kışın miting yaparsa paltonun üzerine yöresel simge takar.Yaz ayında miting yapıyorsa halkın karşısına gömlekle ve gömleğin kolları sıvanmış şekilde çıkar.Bu iki hareket farkında olmasak ta insan zihninde samimiyeti çağrıştırır.Erdoğan yaptığı her mitingde konuşmasında büyük hedeflerden bahseder.Bunu yaparken geçmiş iktidarları özelikle CHP‘yi mutlaka hedef alır.Kendi projelerini,Türkiye için düşündüklerini uzun uzadıya anlatır.İnsanlarda sıkılma hissettiği anda ya bir şiir okur yada bulunduğu yöreye özgü bir espriyi yapar.Ama Erdoğan‘ın hangi şehre giderse gitsin istisnasız tüm mitinglerinde konuşmaya başlamadan önce mutlaka uyguladığı bir yöntem vardır. O da şudur, “Sizleri en kalbi duygularımla hasretle muhabbetle selamlıyorum.Bu meydandan tüm kardeşlerime selamlarımı sevgilerimi iletiyorum” diyerek başladığı konuşmalarında dikkat edilirse kürsüden uzak ve elinde mikrofonla konuşuyor.Sonra bulunduğu ilin ilçelerini bir bir  sayıyor.Bu hareket insanlarda şöyle bir izlenim bırakır: “Erdoğan bizi gerçekten tanıyor.O bizden biri imajını “veriyor.Konuşmalarının devamında bulunduğu ilin Türk tarihinde ki yerinden dini ve milli özelliklerinden  bahseder.Böylece halkı coşturup  tüm ilgilerini kendi üzerinde topluyor. Bu yöntem size basit gelmişse o zaman şunu düşünün.Diyelim ki destek verdiğiniz liderin mitingine gittiniz. Lider,karşınıza takım elbiseli çıkıyor el ile hiç konuşma yapmadan selamlama yaptıktan sonra sahnede bulunan kürsüye geçiyor ve  okulda ders verir gibi konuşmaya başlıyor.Böyle bir lideri dilemek sizce nasıl bir his uyandırır.Böyle bir lider meydana toplanan kalabalığı nasıl coşturur bir düşünün.

7) Beden dili ses tonu-Onay alma : Yönlendirmede ustalaşmış lider için olmazsa olmaz kural Beden dili – Ses tonu ve Onay almadır.Konumuz Erdoğan olduğu için yine onun hareketlerinden devam edelim.Erdoğan miting yaparken konuşmasına başlamadan önce dikkat edin önce mutlaka tebessüm eder.Elini kalbine götürür ve halkı selamlar.Bu karşıdaki insanları hazırlama tekniğidir.Önce hitap edeceği kitleye sevgi duygusunun geçmesi gerekir.Bu aşamadan sonra konuşmaya başlar.Bulunduğu şehre göre gayet tatlı bir üslupla konuşur.Konuşma ilerledikçe yavaş yavaş ses tonunu yükseltir.Bundaki amaç hem karşıdaki kitleyi coşturmak hem de onların seçmen olarak kendisine itaat etmesini sağlamaktır. Ses tonunu yükseltirken genelde avucunun içini gösterir. Bu beden dilinde gücü ifade eder.Bu aşamalardan sonra onay alma kısmına geçer.Bir fikri kabul ettirmek için defalarca “öyle değil mi?” diye sorar.Mesela CHP‘den bahsederken şöyle der “Biliyorsunuz CHP geçmişte darbecilere destek oldu mu?” diye sorar.Karşıdaki kitle “Evet” diye bağırır.Sonra aynı soruyu Erdoğan tekrar sorar halk yine “evet” diye bağırır.Ardından Erdoğan“CHP teroristler ile ittifak yapıyor biliyorsunuz değil mi?” diye hemen sorar.Halk hiç düşünmeden “Evet” diye cevap verir.Böylece arka arkaya “Evet” diyen geniş kitleler bu fikri sahiplenmeye başlar.Bundan sonra Erdoğan kendi düşüncesini ortaya atar ve halk onu hiç düşünmeden ve doğru olarak kabul eder.Bu teknik çok ama çok etkilidir.Erdoğan bunu sıklıkla yapar.

8) Ortak hedef : “Beraber yürüdük biz bu yollarda” diye bir şarkı var.Erdoğan bu şarkıyı ve sözlerini defaatle tekrarlar.Kendisini destekleyen bir kitleyi ortak bir hedefe yönlendirir.Dikkat edin tüm mitinglerinde CHP‘yi anlatırken hep onun yaptığı zulümlerden bahseder.Harika şekilde mağdur resmi çizer ve kitleyi kendisine sıkı sıkıya bağlar.Ancak beraber olursak güzel günlere kavuşuruz fikrini aşılar.Tüm bu algının üstüne bu şarkı on numara uyum sağlar.Bazı insanlar “Neden Erdoğan sürekli bu şarkıyı söylüyor” diye sorarken aslında bu şarkı oluşturulan algı için biçilmiş bir kaftandır.

9) Korkut ve öfkelendir : Erdoğan devlet yönetiminden bahsederken diğer liderle her zaman kendisini karşılaştırır.ülkenin IMF kapılarında geçmiş liderler tarafından nasıl süründürüldüğünü,koalisyonlar sebebiyle yıllarımızı nasıl kaybettiğimizi , bu milletin nasıl çok büyük acılar çektiğini  sürekli anlatır.Böylece kendisi seçilmezse halka başınıza bu gelecek hissini verir.Böylece halk hem diğer liderlere öfke duyar hem de o günlere dönme korkusu yaşadığı için Erdoğan’a oy vermeye devam eder.

Evet Erdoğan‘ın temelde kullandığı yönlendirme teknikleri bunlardır.Bu anlatılanlar Erdoğan‘a karşı kötü bir düşünce oluşturmasın.İster gündelik hayatta ister iş hayatında isterse siyasette olsun herkes bir şekilde karşısındaki insanı yönlendirmeye ve istediklerini yaptırmaya çalışır. Kimisi bunu kötülük için kimisi de iyilik yapar. Erdoğan’ın bu teknikleri uygulaması asla onun kötü niyetli olduğunu göstermez.Her lider devletinin güçlenmesi için çalışır.Planlarını uygulayabilmesi içinde önce siyasi hayatının devam etmesi ve akasındaki halk desteğinin sürmesi gerekir.Eğer ki bir lider On yedi yıl hiç aralıksız başta kalabiliyorsa ve her seçimde oyunu yükselterek gelebiliyorsa bu onun çok zeki ve  başarılı olduğunu gösterir.Karşıdaki rakipler eğer Erdoğan‘ın karşısına onun teknikleri ile çıkamazsa yenilmeye her zaman mahkumdur.Tıpkı Kemal Kılıçtaroğlu‘nun başına gelenler gibi.

Hatırlıyor musunuz ne demişti Muharrem İnc” İşte bu kafa iktidar olamaz. % 52′ yi araştırıyor adam,neden 57 değilim,neden 58 değilim diye.Tartışıyor bunu…Sen On dört parti bir araya geldik diyorsun %38 almışsın yenmiş de yenmiş…Çıkmışsın yenmiş…Her seçimde yenmiş …Meydan okuyor birinci çıkamazsam istifa ederim sen edebilir misin diyor, o bile yetiyor ona zaten üç-beş puan kendine güven getiriyor….Sen bunları böyle bir ortamda yenilgiyi tartışmak yerine …gel bunu tartışalım diyene AK Parti’nin içinde ki tartışmayı gölgelersin…yok ya derler adama…Ayıp yahu, bu ayıp..işte bu düşüncede olan birinin 250 yılda iktidar olması mümkün değildir. “

 

İlhan Nezor

Türklerin insanlığa hediyesi :Karız Su Kanalları..!

Uzun zamandır gündeme taşımayı düşündüğüm bir konudan bahsedeceğiz.

Tarih Baba” nın “beni de anlat” diyerek enkazları altına hapsedilen ve kadim Türk Medeniyetinin dünya insanlığına hediye ettiği büyük bir uygarlıktan ve bir mimarlık harikasından bahsedeceğiz.

Göçebe,barbar ve insanlıktan nasibini alamamış diye tanıtılan,anlatılan Türk Milletinin aslında medeniyeti yaratan topluluk olduğunu gözler önüne sereceğiz.Bu açıdan algılar ile kuşaklar arasında oluşturulan nefret tohumlarının önüne set çekecek ve Atatürk‘ün ifadesi ile “Türk genci ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde cesaret bulacaktır” ifadesini daha iyi kavrayacağız.Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadı olduğumuzu bir kez daha anlayacağız.

Neden mi bahsediyoruz..?

Prof. Oktay Sinanoğlu‘nun ifadesi ile “ Dünyada gelmiş geçmiş en büyük uygarlık Uygur Türklerine aittir.” dediği Doğu Türkistan’dan…

Konuya girmeden önce bir hatırlatma yapmak zorundayız…

Malum olduğu üzere son zamanlarda Doğu Türkistan ve Uygur kardeşlerimizin haklı davalarını, özellikle sosyal medya üzerinden anlatma gayretlerine şahit olmaktayız.Bu konuda “Türk Dünyasında Bir Karanfil Ağlıyor” başlıklı bir makale yazmıştım.İleride tekrar değinmek üzere düşüncelerimizi rölantiye almış ve Atilla İlhan‘ı ifadesi ile kendi ırkına ihanette sınır tanımayan %7’lik (sözde aydın) hain gurubun Uygur kardeşlerimize bakışını beklemiştik…

Neticede beklenen cevaplar geldi ve bazı Aydınlıkcı gurup ve üst düzey bazı Atatürkçü Düşünce Derneği üyelerinin tiksindirici ifadelerine şahit oldum.Onlara çok yakında, Türk Düyası’nın büyük Ozan ve şairlerinden olan Dedehan Hasan‘ın “Kıyam kıvılcımları” adlı eserinde geçen “Niye ağlamasın Ana Türkistan” ifadesi ile cevap vereceğiz inşaallah…

Gelelim konumuza..!

Komonist Çin, Arkeoloji ve tarihin nasıl tehlikeli bir silah olarak kullanabileceğini bildiği için,kendi açısından olumsuz sonuçlar doğuracağı şüphesi ile Doğu Türkistan’ın Türklerin ana vatanı olduğu gerçeğini saklamaya çalışmakta ve bölgeyi sömürme peşindedir.Bu bakımdan Uygurların üstün zekası ve tarım kültürü uzun yıllar dünya kamuoyundan saklanmıştır.

Bunlardan en belirgini ,dünya uygarlık tarihinin en önemli  buluşlarından birisi Uygur Turfan bölgesinde yapılmış yer altı su şebekesi… Karız Su Kanalları...

Araştırmalar sonucu edinilen bilgilere göre;

*  5560 m yüksekliğindeki karla kaplı Tanrı Dağlarından gelen suyu +48-50 derece sıcaklıklarla kaplı vahaya yerin 100 m altından buharlaşmasını önleyerek taşıyan mimarlık harikası bir eser…Uygur Türklerinin mucizevi zekası…Türk tarihinin pek bilinmeyen günümüz nesillerinden gizlenmiş bir medeniyet şaheseri.

* Uygurların MÖ 500‘lü yıllarda Tanrı Dağlarının kar suyunu 60 KM uzaktan ve çölün altından Turfan Havzasına  getirebilmiş olmasının sırrı bugün bile çözülebilmiş değil.

* Batılı tarihçilerin stratejik yalanlarını uygarlığın batıda olduğu safsatasını çökerten bir eser.Kanalların yön ve eğimlerinde ki kusursuzluklar,suyun belirli bir debide akışı Türklerin o dönemdeki matematik,fizik ve Mühendislik ilimlerinde ulaştıkları seviyeyi göstermektedir.

* Karız kanalları günümüzden tam 2500 yıl önce insanlığa böylesine mucizevi bir eseri hediye eden bir kavmi,’bozkırlarda göçebe barbarlar’ olarak adlandıranlara tokat gibi bir cevaptır.Bir kanal bir aileden bazen üç nesil boyunca kazılıyor. Onlardan birisi de Mim Hacı Kanalı.Çölün altını ağ gibi ören ve toplam uzunluğu 5000 KM yi aşan binin üzerindeki kanalla Turfan Havzasına yılda 200 Milyon M3 su taşınıyor.

* Karız sözcüğü lağım veya yer altından giden su kanalı anlamına gelmektedir. Karız, deniz seviyesinin altında kalan tarım alanlarına, köylere ve yerleşim merkezlerine su taşımaya yarayan yatay ve düşey yer altı su tünelleri, galerilerdir.

* Karız kanallarını inşa eden Uygur Türkleri, iklim ve coğrafyanın zorlayıcı etkisini, bilgi ve birikimleriyle ortadan kaldırmayı başarmışlardır.

* Kanallarının her birinde dik kuyular, yer altı kanalı, yer üstü kanalı ve barajlar bulunmaktadır. Yeraltı kanalları, bazen de onlarca kilometre uzunluğunda devam etmektedir. Uygur Türkleri bu kanalları inşa ederken işçiler, havalandırma sağlamak ve kazılan çamurları boşaltmak için 20-30 metre aralıkla dik kuyular açmışlardır. Kanallarda ki barajlar ise su miktarını ayarlayan su deposu işlevini görmektedirler.

* Kullanır durumda ki Uygur karızları, Tanrı Dağ’nın eteğinden 110 metre derinlikte başlayarak Turfan’a gelindiğinde 10 metre derinlikte sonlanmaktadır. Bu kanalların yaklaşık yerin 100 metre altına konumlandırılmasının nedeni, ortalama 40 derecelik çöl koşullarında sızıntı ve buharlaşmadan kaynaklanacak su kayıplarını en aza indirmektir.

* Karız kanalları, tamamen yer çekimi kuvvetiyle çalışmaktadır. Tünel içinde suyun akışı, son derece başarılı eğim hesaplarıyla sağlanmakta, böylece pompa gereksinimi ortadan kalkmaktadır.

* Bilim insanları, Karız kanallarının Çin Seddi’ne eş veya daha ileri bir mimari yapı olduğunu düşünmektedirler. Karız, 5000 kilometre uzunluğuyla 6000 kilometre olduğu tahmin edilen Çin Seddi’ne adeta meydan okumaktadır.

* Bu konuyla ilgilenen bilim insanlarına göre Karız kanalları, “insan yaratıcılığın doruk örneklerinden biridir. “ bu şaheser tarihi kanallar Batı merkezli Avrupa tarihçilerinin yazdığı gibi medeniyetin Avrupa’da başladığını palavrasını bugüne kadar topluma yutturmuşlardır.

* Çünkü bu eserlerin yapılış tarihi göz önüne alınırsa o yıllarda Avrupa hala ikel yaşamın içinde bocalamaktadır.Onlar Şeytan’ın dişi mi yoksa erkek mi olduğunu tartışırken,  Uygur Türkleri dönemin en ileri teknolojisini hayata geçirmekle meşguldüler.

Sonuç olarak, günümüzden 2500 yıl kadar önce yerin yaklaşık 100 metre altına inerek 5000 km boyunda son derece ileri özelliklerde devasa bir yer altı tüneli inşa edebilen bir toplumu “M.S. 8 yüzyıla kadar göçebe yaşadılar, at binip kılıç sallamaktan başka hiçbir kalıcı uygarlık eseri yaratmadılar. “ diye suçlamak, kelimenin tam anlamıyla “İnsafsızlıktık..

En acı olan ise, bugün işgal altında bulunan Doğu Türkistanın özgürlük hareketini içimizde ki bazı hainlerin “Çin’de ki İslami ,gerici terör hareketi ” olarak yansıtmaları olmaktadır..

İlhan Nezor

1

2

4

5uygur-kariz-kanallari-1

uygur-kariz-kanallari-2

uygur-kariz-kanallari-3

uygur-kariz-kanallari-5

krac

krz

Kasabın merhametine terk edilen çocuklar..!

Çocuklar…

Sevgi ile kurulan dünyanın nefret dolu bakışları arasında bir hiç uğruna kurban edilen çocuklar…

Cahiliyenin diri diri toprağa gömmekten çekinmediği,günümüzde de diri diri balıklara yem olarak sunulan çocuklar…Çocuklarımız…

Yaklaşık 7-8 yıl önce idi sanırım..

Bir duvar takviminde insanlığımızdan utandıracak, tüylerimizi diken diken edecek bir fotoğrafa rastlamıştım.

sudangirl

Ancak o anı fotoğraf karelerine yansıtan sanatçı Kevin Carter kendisine   1994 yılında fotoğraf dalında Pulitzer ödüllünü getireceğini belki de tahmin edememişti.

Fotoğraf,Sudan‘da açlıktan ölmek üzere olan siyah küçük bir kız çocuğun yardım kampına sürünerek gidişini yansıtıyordu.Ve arkasında onu yemek için bekleyen bir Akbaba

Carter o anı görmüş ve objektiffine yansıtmıştı.

Ancak,bu manzara onu öylesine etkilemiştir ki,bir müddet  sonra girdiği deprasyondan çıkamayacak ve intihar edecektir.

Açlıktan ölmek üzere olan küçük bir kız çocuğuna yardım edip onu Birleşmiş Milletler  Kampına götürmemesini vicdan muhasebesi yapmıştır.

Neticede,27 Temmuz 1994’de Johannesburg‘un bir banliyösünde park ettiği kamyonetinin içine egzoz basarak intihar etti.

Savaşın o ağır faturasının çocuklara kesildiğini belgeleyen bir dram daha…

image101

Bundan 70 yıl önce,Amerika tarafından şartlarını kabul etmeyen Japonya’ya karşı insanlığın en büyük suçu işlenmişti. 1945‘te Japonya‘ya atılan Atom Bombası yine çocuklar üzerinden savaşın kirli ve alçakça yüzünü gözler önüne seriyordu.

Bu fotoğrafta Japon bir çocuk çıplak ayakları ile sırtındaki kardeşini bir “krematoryumda” yakılması için taşıyor. Kardeşinin naaşını taşırken ağlamadığı görülen ağabeyi kardeşinin yakılışını da izlemişti. Fotoğraf Nagazaki’de çekildi. Muhtemelen 10 yaşlarında olan savaş mağduru çocuk büyük ihtimalle hava saldırısı sonucu kaybettiği kardeşine son vazifesini yaparken başını dik tutmayı ihmal etmiyor. Fotoğrafı çeken O’Donnell her ne kadar Japonya’dan ülkesine döndüğünde normal yaşantısına devam etse de kariyerinin bir kısmını geçirdiği Beyaz Saray’da fotoğrafçılık yaptıktan sonra o günkü gördüklerini “keşke hiçbir zaman bu atom bombaları kullanılmasaydı diyerek dile getirecektir

Bir başka dram…

Nesreen_Hash_hash_hit_in_face1

Avrupa’nın göbeğinde müslüman Boşnak‘ların Sırp’larca katliama tabi tutulduğu yıllarda beş yaşındaki bir Boşnak çocuğunun katledilmeden önce “Küçük çocukları küçük mermilerle öldürürler değil mi anne?” yakarışları basına yansımıştı.İçimizi burkan,savaşın acı  yüzünü simgeleştiren bu sözler adeta o yıllarda yüreğimizi dağlarcasına hafızalarda yer edindi.Özellikle Türk-İslam çoğrafyaları üzerinde ki bu emperyalist saldırılar karşısında ki çaresizliğimize oturup ağlamıştık.O günden beridir , sivil halk ve masum çocukların kurban edilişlerinin ne bir haberini okuyabiliyor,ne de bir fotoğrafına bakabiliyorum…

Ve bir başka dram…

gidince-allaha-herseyi-anlatacagimb9b0304e0fd18f7fd272

Suriye’de ki iç savaşta zalim Esed’in attığı kimysal silahla yaralanan ve ölmek üzere olan dört yaşındaki masum Suriye’li bir çocuk kanlar içinde tedavisi yapılırken kendince bir suçlu aramış ve tedavisini yapan doktorlara karşı  ” Her şeyi Allah’a söyliyeceğim” demişti.

Bunca yaşanan acı hadiselerden ibret almadık.Geçtiğimiz aylarda Çin’in Uygur bölgesinde ailesi sözde eğitim kamplarında olan bir Uygur çocuğunu hatırlar mıyız hiç, adı:Rahmetullah Şirbaki

donarak ölen uygur çocuğu

Nehirde donarak ölen iki yaşındaki Uygur çocuğun görüntüleri yayınlandı sosyal medyada…Doğu Türkistan‘ın Hotan ili Karakaş ilçesine bağlı Zava köyünde yaşayan ve 24 Aralık günü nehirde donarak ölen Rahmetullah Şirbaki‘nin anne babasının bir seneyi aşkın bir süredir Çin‘in toplama kamplarında esir tutulması nedeniyle kendisi 72 yaşındaki dedesi ve ninesinin  himayesine verilmiş.Bu süre zarfı içerisinde dedesi ve nenesi bebeğin besin ve diğer ihtiyaçları için için anne ve babasının tutulduğu Bostangül Toplama Kampına yirmi defadan fazla gitmesine rağmen bebeğin anne ve babasıyla görüştürülmedi.Bir müddet sonra da evden kaybolan bebeğin üç gün sonra donmuş cesedi nehirde bulundu.

 

İşte bunun için diyoruz ki “Niye Ağlamasın Ana Türkistan..!”

Ve  son olamasını ümit ettiğimiz bir dram…

56006234f018fb24b0688e0a

Geçtiğimiz yıl Bodrum sahilinde cesedi bulunan ve tüm dünyayı ayağa kaldıran Suriyeli bir çocuğun ( Aylan Bebek) bütün masumiyeti çıplaklığı ile anlattığı o fotoğraf karesi…

“Az ağlıyoruz.Dünya bu yüzden çok kirli” diyordu şair Zarifoğlu bir şiirinde.

Böyle bir manzara karşısında bu mısrayı hatırlamamak mümkün mü?

Evet, az ağlıyoruz ve dünya kirlendi.

Haksızlıklar karşısında susan dilimiz şeytanlaştı.

 

Tanrıyı kıyamete zorlayan Küresel Şeytanların oyununu ne zaman bozacağız..?

Ne zaman Ümmet bilinci ile kıyam başlatacağız.?

Yoksa biz de Şehit Şeyh Ahmet Yasin gibi Ümmetin suskunluğunu Allah’a şikayet edeceğiz…

Bırakın savaşçı onuruyla ölelim! “

Allah’ım! Ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum!
Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah!
Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim!
Ben ki saçları ağarmış, ömrümün son demlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belâlarının estiği biriyim!

Tek isteğim, benim gibi Müslümanların zaaf ve aczinden müteessir olanların yazmasıdır!

Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helâk olmuş ölüler!
Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felâketler karşısında?

Bir halk yok mu? Hiç mi kimse yok, Allah için ve ümmetin namusu için kızacak?
Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak!

Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken?
Siyonist katilleri ve uluslararası işbirlikçilerini görmezden gelirken!

Omuzlarımıza el verecek ve gözyaşlarımızı silecek bir bakış..!
Bu ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, teşkilâtları ve bariz şahsiyetleri, Allah için kızmaz mı?
Tümü birden sokaklara dökülüp, bizim için dua etmeye; “Ey Rabbimiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve mü’min kullarına yardım et!” diye çağıramaz mı? Buna da mı gücünüz yetmiyor?

Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak:
“Bizler direndik! İleri atıldık ve kaçmadık!”

Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek! Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız!
Bizden, teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin! Çünkü biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz.
Bırakın savaşçı onuruyla ölelim!
Dilerseniz bizimle olun, elinizden geldiğince, öcümüzü sizden her biri boynuna taksın!
Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin!
Temennimiz, Allah’ın, emaneti savsaklayan herkesten kısas almasıdır!
Umarız bizim aleyhimize olmazsınız! Allah aşkına, bari aleyhimize olmayın!

Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkları!
Allah’ım! Sana şikâyette bulunuyorum… Sana şikâyette bulunuyorum… Gücümün azlığını, imkânımın yetersizliğini ve insanlara karşı zaafımı Sana şikâyet ediyorum.
Sen mustazafların Rabbisin… Sen bizim Rabbimizsin… Bizi kime bırakıyorsun? Bize cehennem olacak uzaklara mı? Veya düşmana mı?

Allah’ım! Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına Sana şikâyette bulunuyorum.

Sana şikâyette bulunuyorum! Gücümüz dağıldı… Birliğimiz bozuldu… Yollarımız ayrıldı…
Halkımızın zaafını ve ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmedeki aczini Sana şikâyet ediyoruz…(ŞEHİD Şeyh Ahmed Yasin)

İlhan Nezor