Dikkat:”Parmak” deyip geçmeyin..!

kadavra2

Dikkat : “Parmak” deyip geçmeyin..!

Her mesleğin kendine göre belirli kuralları vardır.Bazen aşama aşama oluşumu beklenen ve yapılan işin ciddiyetini gözler önüne seren, mesleki elit kaide ve kurallar yadsınamaz birer gerçektir.
Dünya’da olduğu gibi ülkemizde de saygın bir yeri olan tıp ilmi ve doktorların yetiştirilirken yaşanmış çarpıcı bir örneğini vermek istiyorum…

Tabi affınıza sığınarak…

İlk kez kadavra (tıp araştırmaları için insan cesedi) gören tıp öğrencileri büyük bir merak ve ilgi ile cesedi incelemeye başlarlar.
Profesör anlatmaya başlar ” Tıpta iki şey doktorlar için çok önemlidir, ilki insan vücudu ile ilgili hiç bir şey sizin için iğrenç olmamalıdır..’

“Örneğin” der ve parmağını cesedin kı…na sokar ve çıkartıp kendi ağzına götürür.
Ve daha sonra öğrencilerine dönerek: “Hadi bakalım şimdi sizlerde aynı şeyi yapınız..!” der.

Öğrenciler,şaşırmış bir vaziyette birbirlerine bakarlar…Ancak Profesör çok ciddidir ve istemeyerek de olsa hepsi sıra ile kadavranın kı…na parmağını sokar ve sonra da ağızlarına götürürler.Yaptıkları işten tiksinti duymaya başlarlar.Bu arada Profesör konuşmasını sürdürür :

“Bir tıp doktoru için ikinci en önemli nokta gözlemdir” der ve devam eder; “Ben kadavranın kı..na orta parmağımı soktum ama kendi ağzıma işaret parmağımı götürdüm… Şimdi bir doktor için, dikkat etmenin ne kadar önemli olduğunu da öğrenmiş bulunuyorsunuz..! Neymiş..? Sonuç olarak, işimizi dikkatli yapmazsak b… yeriz…”

Hayatımızı emanet ettiğimiz doktorların mesleklerini icra ederken “dikkat in ne kadar önemli olduğunu vurgulamak için bu yaşanmış olayı anlattık.
Demek ki ,parmak deyip geçmemek gerekiyorHayatın her alanında dikkatli olmak gerekir. Ancak,dikkatimizi nerede ve ne zaman toplayacağımızı bilmek zorundayız.Sadece akademik anlamda değil, yaşamsal anlamda da dikkatin önemi büyüktür.

Dikkat,hayatın ta kendisidir.Dikkatsiz sarf edilen bir söz bazen bir insanı hayata küstürebilir. Dinde dikkat,ilimde dikkat,güzel sanatlarda dikkat ve sosyal hayatın her alanında dikkat hemen her gün karşılaştığımız meselelerdir.

Çarpıcı bir örnek vererek makalemizi sonlandıralım:

Şöyle bir düşünelim,Hz.Adem‘den bugüne kadar milyonlarca insan elma ağacının altına oturmuştur.Kimisi dinlenmiş,kimisi gölgesinde serinlemiş, kimisi de canı çekmiş ve kopartıp yemiştir.Buraya kadar her şey normal…Yalnız bir kişi bu elma ağacının altında otururken çok dikkat etmiş…Newton isminde bir bilim adamı…
Elma ağacının altında oturup dinlenirken yanı başına bir elma düşmüş.“Bu nasıl oluyor..? “ diye dikkat kesilmiş.İşte bu elma ve dikkat onu derin düşüncelere sevk etmiş.Düşünmeye,araştırmalar yapmaya başlamış ve ilkokuldan beri bildiğimiz “Newton-Yer çekimi kanunu” bilimsel olarak ispatlamış.
Evet,bazen önemsiz gibi görülen şeyler bir ilmin kapısını aralamamıza vesile olabilir.
Unutmayalım..!Şu üç şey asla geri gelmez,
Atılan Ok,
Geçen Zaman,
Ve söynenen Söz…
Hayatımızı bu temel üzere dikkatle geçirmeliyiz….

İlhan Nezor

“Niye Ağlamasın Ana Türkistan..!” (3)

osman-batur_875611

Türk Dünyası’n da öyle kelimeler vardır ki sayfalar ve ciltler dolusu hacmi ile anlatılacak kavramları çağrıştırır. Sürgün denilince Kırım Türkleri ve Kafkas Halkları akla gelir. Katliam ve soykırım kelimeleri Kerkük Türkleri’ni akla getirir. İşkence kelimesi ise Çinlileri ve Çin zulmü altında inleyen Doğu Türkistanlıları

Bugün Doğu Türkistan’da yaşananları anlamak için Osman Batur‘u anmadan bir yere varamayız.

Osman Batur, Çin işkencelerine başkaldıran efsanevi bir kahramandır. Bir dönem için kısa da olsa başarılı oldu. Uygur halkını Çin işkencelerinden kurtardı. Bu başarısı sebebiyle de işkence uygulanarak şehit edildi.

osman-batur-idam

Milyonlarca Uygur Türkünün Toplama Kamplarında eğitim amaçlı tutulduğunu dile getirenler 1940 ve sonrası gelişen Çin zulmünü neden görmezden gelirler.?

Osman Batur, Doğu Türkistan’ın yetiştirdiği en büyük mücahittir. 20. Yüzyılda, Çin‘e karşı en büyük mücadeleyi vermiş bir efsane… Adı bugün bile Pekin yönetimini titretmeye yeten tarihi bir şahsiyettir Osman Batur. Cengaverliği, kendisinden önce Çinliler ile savaşmış büyük mücahit Böke Batur‘un yanında öğrendiği rivayet edilir.

Böke Batur‘un şu sözü, Osman Batur‘a ve mücahitlere ümit aşılamıştır:

“Bir gün biz, kafirleri yine çöllerin öbür tarafına atacağız. Sayıları Taklamakan Çölün de ki kum taneleri kadar olsa bile!”

1940 yılında, Çin zulmü dayanılmaz boyutlara ulaşmıştı. O vakitlerde, şimdilerde olduğu gibi Türkistan genelinde halk, zulme ve kırıma uğruyordu. Halkın önderleri, alimleri katlediliyor; mülkleri gasp ediliyor; camileri yakılıp yıkılıyordu.

Köktogay bölgesinde, işgalci Çinli kaymakamın camiye çizmeleri ile girmesi üzerine halk, kaymakamı ve onlarca Çinli askeri öldürdü. Camilere tecavüz eden, Kur’an-ı Kerim’i yakan Çinlileri protesto eden ve zalimlere karşı boyun eğmeyen Doğu Türkistanlılar, “isyancı” oldukları bahanesiyle tutuklandılar.

İş o raddeye geldi ki, resmi makamlar, Türk’lerin ellerindeki silahları toplamaya başladılar. Osman Batur‘un babası ve ailesinden bazı kişiler, silahlarını Çin askerlerine teslim ettiler. Osman Batur, silahını teslim etmeyi reddederek: “Bu gün silahımızı alanlar, yarın canımızı da alırlar. Ben silahımı Çinlilere vermem. İstiyorlarsa ve güçleri yetiyorsa, gelip alsınlar!” dedi ve tek başına dağa çıktı.

Osman Batur ve silâh arkadaşlarının mücâdelesi, 1941 yılı Ekiminden 1943 yılı Temmuzuna kadar gerilla savaşı şeklinde devam etti. 22 Temmuz 1943’te Altaylar, Çinlilerden tamamen temizlenmişti. Altay Türkleri artık bağımsızdı. Mücâdelesini sürdürdü.Altay Geçici Halk Cumhuriyeti Başkanlığına seçildi. 1944 – 1945 yıllarında, Tanrı Dağları’nın kuzeyindeki Doğu Türkistan Kazak Türkleri’nin yaşadığı bölgeleri de Çin İstilâsından kurtardı. 1945 yılının Ekim ayından 1947 yılının Şubatına kadar üç vilâyetten oluşan Doğu Türkistan Hükümeti’nin askerî ve mülkî âmiri olarak Vâli sıfatıyla görev yaptı.

Çinliler, yönetimleri altında bulunan Türk’lerle meskun bölgelerin birer birer elden çıkmakta olduğunu anlayınca, büyük bir ordu oluşturdular.Kızıl Çinliler Doğu Türkistan’ı bugün de olduğu gibi asıl sahiplerine bırakmaya razı değillerdi. Mücadele tekrardan kızıştı. Çinliler, Türklerin on katı askerle ve gelişmiş silahlarla saldırıyorlardı. Osman Batur ve onunla birlikte çarpışan yiğitler yılmadılar, mücadeleye devam ettiler. 1949 yılında Osman Batur daracık bir dağ bölgesinde sıkıştı. En başta 30 bin olan savaşçı kuvveti 1950’de kadın ve çocuklar dahil 3-4 bine indi. Son sığındığı yer Gez Kurt bölgesiydi. 1951 şubatında komünistler yeniden bir baskın yaptı. Kazakların büyük bir kısmı baskından kurtuldu. Osman Batur’un kızı Azapay ile birlikte bir çok kadın-kız Çinlilerin eline esir düştü. Osman Batur onları kurtarmak amacıyla bir geçitte 200 kişilik bir düşman birliğine tek başına hücum etti. Çok sayıda düşmanı öldürdü. Ancak cephanesi bitince Kamambal Dağı’nda yakalandı.

Tung-Huang şehrine götürüldü. Elleri ve ayakları zincirlerle bağlanarak zindana atıldı. Kendisine yardım eden Türkleri ele vermesi için her gün işkence yaptılar. Çeşitli işkenceler sonrası atın üzerine bindirilip “Doğu Türkistan’ı Çinlilerden kurtaracağım diyen adamın haline bakın.” diyerek sokak sokak dolaştırıldı.

Osman Batur “Ben ölebilirim ancak dünya durdukça milletim mücadeleye devam edecek.” diye haykırıyordu. Çinliler Osman Batur’dan işe yarar bilgi alamayınca göstermelik bir mahkeme kuruldu. Önceden verilmiş kararı mahkeme 19 Nisan 1951 tarihinde açıkladı:”Devrim düşmanlığı suçundan dolayı idam…”.

29 Nisan 1951 tarihinde infaz edildi. Urumçi’de önce kulaklarını, sonra kollarını kestiler, ardından kurşuna dizip şehit ettiler…

Allah şahitliğini ve Şehitliği kabul eylesin…

Osman Batur‘un şehadetinden sonra da zalim Çinlilerin işkence ve zulümleri devam etmiştir.
Osman Batur‘un tek erkek kardeşi Delihan İslamoğlu, istiklal için giriştiği savaşta esir alınarak şehit edildi.

Osman Batur’un ikinci hanımı, üç oğlu ve beş kızı da esir alındı. 18 yaşındaki kızı Kabiyra ile 14 yaşındaki oğlu Baybolla, anneleri Mamey’in gözleri önünde doğranarak şehit edildi.

11 yaşındaki oğlu Kariy ve 9 yaşındaki kızı Sapiyan, 20 metre derinliğindeki kuyuya diri diri atıldı.

Evlatlarına yapılan bu zulme, işkenceye ve katliama dayanamayan Mamey Hatun, aklını kaybetti ve olay yerinin yakınındaki nehrin azgın sularına kendini attı.

Osman Batur‘un;ŞerdimanNimetullah ve Nebi isimli oğulları, babalarının şehit edilmesinden sonra da bağımsızlık savaşını devam ettirdiler.

Geçmişte bu olaylar yaşanırken Doğu Türkistan davasını batılı kaynaklardan öğrenip yanılgı yaşadıklarını söyleyenler bugünkü toplama kampları hakkında biraz da olsa bilgi sahibi olamıyorlar mı?

Kısıtlı imkanlara rağmen ortada bunca bilgi, belge ve Atatürk‘ün Uygurlarla olan yakın ilişkileri var iken nasıl olur da Çin zulmünü Atatürk gibi kültür devrimi yapmakla itham ederler.

Uygurların Türkiye’de verdikleri mücadeleyi “Asya-Pasifik hattının yükselen gücü olan ve ABD hegemonyasını sarsan Çin’i etnik ve dinsel bir iç savaşa sürüklemek.” olarak gören ve Uygur Özerk Bölgesi’ni El Kaide ve IŞİD gibi şeriatçı örgütler üzerinden dinsel boğazlaşmaya sürüklemek olarak nitelendirmek hangi akla hizmettir.

Devam edecek…

İlhan Nezor

Atatürk’ü ağlatan resim..!

atina

Selanik İşgal edildiği günlerde bütün dünyada yayınlanan ve Türk dünyasında infiale neden olan bir resimden bahsedeceğiz.

Atatürk o ana şahit olduğunda, “Ah Selanik seni bir daha Türk olarak görebilecek miyim?” diyerek ağladığı söylenmektedir.Ortada işgale uğramış, bağımsızlığı elinden alınmış, çaresiz bir Türk var.Püsküllü şapkalı Bulgar askeri çaresiz Türk‘ü kollarından tutuyor ve Yunan askeri de Türk‘ün fesine Haç işareti çiziyor.

Bu konuda çok çeşitli kaynaklara başvurdum ancak anlatılanlar çocuklara masallar tadında kalıyor.Yakın çalışma ve silah arkadaşı Ali Fuat Cebesoy‘un anıları da bu konu da beni tatmin etmedi.

Oysa sosyal olayların labratuvarı  tarihtir.Dolayısı ile bu labratuvara girmeden  sağlıklı bir sonuç alınamaz.

Yaşanılan olay Balkan Harbi yıllarına rast gelmektedir. Burada uzun uzadıya Balkan Harbi’ni anlatacak değiliz.Özetle;Osmanlı İmparatorluğu‘nun Balkanlardaki dört devlete karşı 1912 – 1913′te yaptığı savaşlardır. Çatışmaların temel nedeni Bulgaristan Krallığı ile Sırbistan Krallığı‘nın Balkanlarda hızlanan yayılma faaliyetleridir. Neticede Osmanlı bu savaştan mağlup ayrılmıştır.

Balkan Harbi‘nin toplumumuzda açtığı derin yarayı şu çarpıcı örnekle aktarabiliriz.Daha önce “Örnek bir Erzurum Kadın “ başlıklı makalemizde Cemal Gürsel‘in bir anısında bahsetmiştik.

Hatırlayalım:

“Ben Erzurum’lu bir asker aileden geliyorum.Nesillerden beri devam eden bir geleneğe uyan babam , Balkan Savaşın da , Çanakkale’de dövüşmüş bir askerdi.Bu asker ocağının mensubuyla bende askerlikten başka bir şey düşünmedim.Ömrümün en unutulmaz hatırası şudur :
“Balkan Savaşı sırasında biz Ordu’da oturuyorduk. Balkan Savaşından sonra babamın belli bir günde , belli bir vapurla limana geleceğini haber aldık. Biz üç kardeş limana koştuk. Babamızı çok göreceğimiz gelmişti..Fakat annemizin de bizimle beraber karşılamaya gelmemesine hayret etmiştik.. Babam vapurdan inince annemizi sordu.. Merak içinde eve koştuk. Annemizi mutfağın bir köşesinde işe dalmış bir vaziyette bulduk.Babam dedi ki:
“Yahu Hanım neden gelmedin beni karşılamaya ? “

Tam bir asker eşi olan annem kocasının bu sorusuna :

Memleketin şerefini Balkanlılara çiğnettiniz. Vatanı en acı bozguna uğrattınız , bunu yaptıktan sonra seni karşılamamı ve benden karılık yapmamı nasıl beklersin ?” diye cevap verdi.

Aslında bu hadise yukarıda resmedilen fotoğrafın adeta açılımı niteliğindedir.Balkan Türklerinin çaresizliğe terk edilişinin ifadesidir.İşte böyle bir durumda kolonyalist güçler fırsatı değerlendirme yoluna gitmiş ve Tüm dünyaya adeta Osmanlıdan intikam alınışını resmederek tüm dünyaya yaymıştır.Yani çaresiz bir Türk’ü kollarında tutup alnına Haç çizerek…

İşte bu manzara karşısında Atatürk göz yaşlarını tutamamış ve “Ah Selanik seni bir daha Türk olarak görebilecek miyim?” diyerek ağlamıştır.

Osmanlı Paşası Hasan Tahsin Paşa yanlış askeri stratejiler uygulayınca Selanik Protokolünü imzalamak zorunda kalmış ve 26 bin Osmanlı askerini de Yunanlılara teslim etmiştir.Hatta bu Protokolü imzalaması karşılığında büyük rüşvetler de aldığı söylenmiştir.Hasan Tahsin Paşa daha sonra İstanbul’a dönememiştir.Başkentteki Diva-ı Harp (Askeri Mahkeme) tarafından ölüm cezasına çarptırıldı.Savaştan altı yıl sonra 1918’de İsviçre‘nin Lozan kentinde 73 yaşında öldü.

Sonuç : Milli Ülküler de küçücük bir hata ileride telafisi mümkün olmayan büyük mağduriyetler meydana getirir.Neticede bir milletin izzet,şeref ve namusu çiğnenir ve alınlarına da Haç çizilir…

Unutmayalım ; Su uyur Türk düşmanları uyumaz…

İlhan Nezor