“BEBEĞİNİ KUTUYA BIRAK – ACİL BUTONUNA BAS..!”

bebek_1

Yaklaşık kırk küsur yıldır kapısında beklediğimiz Avrupa Birliği (AB) ni bizlere hep değerler bütünü, siyasi ve özgürlükler arenası, insan haklarının geniş plaftormu, demokrasi ve standartlar coğrafyası olarak tanıttılar. Her ne kadar AB bizlere değerler manzumesi olarak sunulsa da, 21 yy’ lın anaforunda büyük bir kimlik bunalımı yaşadığı bilinen bir gerçektir.

İnsanlık onurunun ayaklar altına alındığı yaşam biçimlerini “belhum adal” (hayvandan daha aşağı) bir konuma oturtmuştur.Avrupa toplumuna hakaret ettiğimiz sanılmasın.Neden bu saplamayı yaptık örneklerini vereceğiz.

Ancak önce bilmemiz gereken bir girizgah yapmalıyız…

Allah yüce kitabında “Muhakkak biz insanı ahsen-i takvîmde yarattık.“(Tîn, 95/4) buyuruyor.Peki nedir “ahsen-i takvim?”. Ahsen-i takvim, Türkçe’mize ” en güzel şekilde yaratılmış olma” şeklinde tercüme ediliyor ve bundan, çoğu kez, insanın sima ve beden güzelliği anlaşılıyor. Halbuki, insan denilince öncelikle insan ruhu anlaşılmalıdır. Beden o misafirin kaldığı bir hanedir. Misafirin şerefi haneye de aksetmiş, onun mükemmelliği sebebiyle hanede mükemmel olmuştur. O halde ahsen-i takvim, insan mahiyetinin diğer bütün mahiyetlerden üstünlüğünü ifade eder.

Bir başka ayette ise “Ey insanlar! Muhakkak ki, biz sizi bir erkek ile dişiden yarattık ve sizleri şubelere ve kabilelere ayırdık ki birbirinizi tanıyasınız. Şüphe yok ki, sizin ind-i ilâhide en mükerrem olanınız en ziyâde müttakî olanınızdır. Muhakkak ki Allah Teâlâ alîmdir, habîrdir.”(Hucurat 13)

 Demek oluyorki ,Allah(cc) “Sizi bilişesiniz ,istişare edesiniz diye yarattım. Birbirinizi öldüresiniz,kan dökesiniz,taşlayasınız,birbirinizi aşağılayasınız diye değil”buyurmaktadır.Kan davası gütmekle nereye varır insan! Bir kavme olan düşmanlığımızın bile bizi onlar hakkında adaletsizliğe sevk etmemesi gerektiği ilahi mesajını kazımalıyız beyinlere.

Bu hatırlatmadan sonra gelelim konumuza…

Son günlerde yazılı ve görsel basında çoğumuzun dizi izlemekten haberdar olamadığı bir insanlık dramı yer almaktadır.Öyle ki sıradan bir vakıa,bir habermiş gibi geçiştirmeye çalıştığımız anlar da oldu.Ancak araştırmalarımız batı toplumlarında kabul görmüş bu gayri ahlakiliğin Ortaçağ Kilise metodolojisi içinde yer aldığını göstermiştir.Avrupa toplumlarında genç nufusun giderek azaldığı,yeni neslinde sağlıklı ve genç bir toplum oluşturulması yönünde bir tasası olmadığı gözlenmekte ve bu soruna bir çare aranmaktadır.

Öyle ki,devletler her türlü teşviki verdiği halde genç nufus artışını sağlayamamaktadırlar.Bugün sadece Hollanda’da varissizlik nedeni ile 200 büyük şirketin kapanma noktasına geldiği bildirilmektedir.Genele yayılan ve kronik bir sorun olan genç nüfus için artık “doğurunda nasıl olursa olsun” noktasına kadar gelinmiştir. Önceleri Almanya‘da hastahane koridorlarında görülen “Bebek bırakma kutusu” adeta bir çöp konteyneri gibi sokaklara kadar inmiştir. Amerika’nın İndiana eyaletinde alınan bir meclis kararı ile eyaletin 100 kadar farklı noktasına anne ve babalarının kimliğinin belli olmayacağı bebek bırakma kutuları konulacağı basında yer aldı.Başlangıçta yasa dışı doğan çocukların ölümünü önlemek için yapılan bir çalışma gibi anlaşılsa da “Melek beşiği” olarak da bilinen bebek bırakma kutuları uygulaması orta çağdan beri var.Manastırlarda bu amaçla dönen kapılar bulunuyordu.Bu durum, aileleri tarafından istenmeyen çocukların genç nufus artışı içinde bir fırsat oluşturmuş oldu.Adeta bu gayri meşru doğumlar gençler arasında özendirilmeye çalışılıyor.

Aynı şekilde Rusya’nın Karadeniz kıyısı Soçi’de yeni doğan bebeklerini istemeyen anneler için doğum evi ve devlet binalarının yanında Baby-Box isimli özel kutular oluşturuldu. İsteyen aileler devletin korumasına bırakılmak üzere yeni doğan bebeklerini kutuya bırakabiliyor.

Eğer bayan herhangi bir nedenle çocuğundan gizli bir şekilde vazgeçme kararı alırsa bu durumda kendisi bebeğini bu kutuya bırakabilir. Kutuda kapılar kapanır kapanmaz aydınlatma, klima ve ısıtma sistemleri hemen çalışmaya başlıyor. Şayet anne kararını değiştirerek çocuğunu geri almayı düşünüyorsa kendisine 30 saniyelik bir hak veriliyor. Bu zaman dilimi içinde kutunun kapısı açık kalıyor. Fakat sonra kutuların kapısı otomatik olarak kapanıyor.Kutunun özel bir fonksiyonu daha var, bebeğin kutuya bırakılmasının ardından doğum evine özel bir sinyal gidiyor. Kutunun dış penceresinde ise kırmızı ışık yanmaya başlıyor. Bu sinyalin ardından doğum evi nöbetçisi kutuya yaklaşarak bebeği alıyor.

Görüldüğü gibi soy,ırk ve nesep farkı gözetilmeksizin insan üzerinde bir asimilasyona gidilmesi başta Avrupa olmak üzere meşrulaştırılmak istenmektedir.Hiç te hoş olmayan ve insan fıtratına aykırı olan bu uygulamanın devletler eliyle bir standarda bağlanması da sağlam bir aile kavramı oluşturmak yerine adeta teşvik edilmektedir.

Batı medeniyetinin özellikle Katolik teolojinin insana yaklaşımı budur.Daha önceki bir makalemin başlığı “Banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın!” idi.(http://teknokule.com/kose-yazisi/23/banyo-suyuyla-birlikte-bebegi-de-atmayin.html ) Orada özetle batı medeniyeti için demiştik ki, “…bir çoğu Haziranda evleniyordu.Senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlardı.Gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak için ellerinde bir buket çiçek taşıyorlardı.Banyoları da öyle bugünkü anlamda değildi.Kovboy filmlerinde sıkça görmeye alıştığımız içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçı idi.Önce imtiyazlı kişiler,yani evin erkeği yıkanırdı.Sonra,oğulları ve diğer erkekler ve sırasıyla kadınlar,çocuklar ve son olarak ta bebekler aynı suda  yıkanırdı.Netice malum..!Fıçıdaki su o kadar pis bir hale gelirmiş ki İngilizler “Banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın” demek zorunda kalmışlar.”

İşte bu ahlak ve temizlik anlayışı, o pis suda yıkadığı bebeklerini bugün sokak köşelerine yerleştirilen bebek bırakma kutularından hicap duymamak noktasına getirmiştir.

Oysa İslam‘ın getirdiği saadet güneşi kız çocuklarını diri diri gömen bir sapkın anlayıştan,onların ayakları altında cennet vaad eden bir medeniyet oluşturulması üzerinde bir kez daha düşünmeli ve her geçen gün ahlak bataklığında çırpınan medeniyetler çatışmasında tarafımızı belli etmeliyiz….

İlhan NEZOR

SESSİZ ÇIĞLIK:KÜRTAJ VE ÇIKAN SONUÇ: PARFÜM!

Bu dehşet verici, insanlık onurunu ayaklar altına alan hadiseyi kavrayabilmek için  kendilerini sözde “hümanist” diye sınıflandıran bir gurubun insani hassasiyetlerinden etkilenmemek mümkün değil.
Mesela diyorlar ki, “Havalar çok sıcak,lütfen kapınızın önüne birer tas su koyun.Evsiz kedi ve köpekler susuzluktan ölmesin”  veya “Sakızları yere atmayın kuşlar onları yem zannedip yutuyor  ve boğulup ölüyorlar.”  Görüldüğü gibi son derece vakur bir davranış değil mi?
Bu güzel sosyal aktivitelere imza atanların kürtaj yasası ve her daim kürtaj konusu gündeme geldiğinde evsiz kedi ve köpeklerin soğuktan ölmemesi için çırpındıkları kadar dünyaya getirecekleri,mutluluklarına mutluluk katacak olan  yavruları ceninlerinin katline, göbeklerinin üzerine “Benim bedenim.Benim kararım” diyerek kürtaj yasasına karşı çıkmalarına aklınız alıyor mu?
Hayvan haklarını bu kadar düşünenlerin insan yavrularını parçalayarak öldürmeyi bu denli savunmaları size zalimce bir davranış olarak gelmiyor mu?
Oysa,hümanist şemsiyesi altında insana bir nevi yarı tanrısallık izafe etmiyorlar mıydı?“Önce insan” diyerek temel hak ve özgürlük savaşı başlatanların “Sevişirim doğurmam,kuluçka makinesi deyilim” diyerek pankart ve dövizlerle meydanlarda boy göstermesini nasıl yorumlayabilirsiniz?
Şimdi sormak lazım gelmez mi bunlara :“Hangi biriniz zina yada tecavüz sonucu bir bilinmeyen olarak dünyaya gelmek istersiniz?
Bizim bu konuyu ele alış biçimimiz özel hayata müdahale şeklinde algılanabilir .Hiç kimseye din ve ahlak dersi vermek gibi de bir niyetimiz olamaz.Ancak çelişkiyi ortaya koymak ve acı gerçekleri haykırmakta, yaşadığı toplumun hassasiyetlerini göz ardı etmemizi kimse beklememeli bizden.
Şimdi anlatacağımız dehşetengiz kürtaj operasyonu Dr. Bernard N. Natonson’un 1984 yılında yaptığı ve aşama aşama filme aldığı son operasyonudur.
Şimdide Yahudi ve aynı zamanada ateist olan ve Kürtajın Kralı olarak bilinen  Dr Bernard‘ı dinleyelim:
Kürtajın yapılma safhaları, hassas aletler ve ultrasonla filme çekildi. Kürtajı yapan bekar genç bir doktordu. İki ayrı kürtaj kliniğinde çalışıyordu ve binden fazla kürtaj yapmıştı. Kendisinden filmin editörü olmasını istedik, kabul etti. Filmi seyretti, editör oldu ama odadan çıktıktan sonra bir daha kürtaj yapmadı. Kamerayla çekim yapacak kadın da özel olarak seçilmişti. Bu kadın kürtajı şiddetle savunan bir feministti. Ancak, kendi eliyle görüntülediği filmi seyrettikten sonra kürtajla ilgili konularda hiçbir tartışmaya katılmadı.’’
Filmde, önce bebek ana rahminde rahatça hareket ederken görüntüleniyor. Kürtajı yapan kişi rahme müdahale ettiği zaman, çocuk bir an dona kalıyor. Müdahalenin aksi istikametine, rahmin diğer tarafına doğru kaçmaya çalışıyor. Kalp atışları 140′tan 200′e çıkıyor. Kürtaj yapan kişi çocuğu ararken, çocuğun dehşetle ağzını açtığını görüyorsunuz. Sonra kürtaj yapan el ona doğru uzanıyor! Çocuğun ağzı öylesine açılıyor ki, çığlık atışını filmde görebiliyorsunuz. Kürtaj yapan kişi onu başından tutuyor ve başını vücudundan ayırıyor. 12 haftalık bebekten geriye birkaç doku artığı kalıyor. Bu, kürtaj çeşitlerinden sadece birisidir. Kürtaj yapanlar anestezi uzmanı arasında gizli bir dil vardır. Baş bir numara olmak üzere, çocuğun vücudu numaralandırılıyor. Anestezi uzmanı kürtajı yapana soruyor: ‘’1 numara çıktı mı? Bitirdik mi?’’
Dr.Bernard hayatı boyunca 60 bin kürtaj yapmış.Gelişen ultrasonik cihazlar karşısında yaptığı işin dehşet verici olduğunu anlayınca kürtaj karşıtıbir tavır sergilemiş.(kaynak:Abortion The Silent Scream’’ (Kürtaj, sessiz çığlık)
Buraya kadar hiç de hoş olmayan bir dünya gerçeğinden bahsettik.
Peki buraya kadar mı? Ya sonrası?
Şimdi sıkı durun
Bu vahşetin birde parfüm boyutu var.
Helena Rubinstein adını duymuş olmalısınız.Dünya Kozmetik Sanayi’nin devi.Yahudi asıllı, sözde güzellik uzmanı ve sektörün patronu.Ürünleri hakkında çıkan haberleri gücünü ve Yahudi Lobisini devreye sokarak engellemeye çalıştı.Ancak gelişen bilgi ve internet ortamından daha fazla saklayamadı.Yaklaşık on yıldır özellikle parfümleri hakkında internet ortamında dolaşan bilgileri engelleyemedi.
Ne yazık ki bizler bol bol yemek resimleri çekip arkadaşlarımızın “beğen” tuşuna basmasını bekleyip mutluluk hormonlarımızı kamçılarken birileri bizi güzelleştirmek uğruna özellikle üçüncü dünya ülkelerinden  “cenin(fetüs)” ithal etmekle meşguldü.
Peki neden?Hep birlikte okuyalım.
Batılı zalimler, hayvanları güzellik sanayinde kullanıyorlar. Merhemleri, güneşten korunma malzemeleri, makyaj yüz kremi, rimel, ruj, oje, şampuan, sprey deodorant ve diğer kozmetik ürünlerinin nelere mâl olduğunu kadınlarımız biliyorlar mı acaba?
Sadece ABD’de 50.000 kedi, 61.000 maymun, 180.000 köpek, 554.000 tavşan ve milyonlarca fare, kozmetik için katlediliyor. Deneyler ve kozmetik üretimi için her yıl 300 milyon hayvanın katledildiğini söylersek, güzelleşmek için işlenen cinayetlerin boyutu kendiliğinden ortaya çıkar.” 
Aile ve manevi değerleri yok etme hareketinde olan düşmanın, bir taraftan da kürtaj cinayetinin meşrulaştırılması üzerinde neden bu kadar ısrarla durduğu nihayet anlaşılmaktadır. Ortaya çıkan gerçekler, tek kelime ile dehşet vericidir. 
Kozmetik firmalarında üretilen güzellik kremlerinde, hayvan ve kürtaj plesantaları kullanılıyor. Bilindiği gibi plesanta, ana rahminde ceninin korunup geliştirildiği özel muhafazadır. Kürtajla rahimden kazınarak alınan bu plesantaların tonlarcası, başta Rusya’dan geliyor. St. Petesburg’taki hastanenin IS adlı kürtaj kliniğinden bir doktor, yalnızca kendi kliniğinin, geçen yıl Fransa’ya 34.400 ton kürtaj plesantası sattığını söylüyor. Fransa’da bu plesantaları, kozmetik firmalarına satan İnsitut Mary Eux yetkilileri ise dünyanın çeşitli ülkelerinden, günde tam 19 ton plesanta satın aldıklarını açıklıyorlar. “
Bu akıl almaz iğrençlik ve vahşet, güzellik ve çağdaşlık merkezi altında gizlenen çirkinlikleri, bir defa daha bütün çıplaklığı ile ortaya koyuyor. Güzellik kremleri ve makyaj malzemelerinde ham madde olarak, kürtaj sonucu düşürülen bebekleri kullandıkları, Avrupa’da kozmetik firmaları tarafından itiraf edilmiştir.
Bu konuda görüşleri alınan uzmanlar, kozmetik sanayinin merkezi olan Fransa’da güzellik kremlerinin afişlerinde, “Cildinizi genç ve yaşayan hücrelerle gençleştirin” ifadesinin yer aldığını dikkati çekerek, işte insanı gençleştiren bu genç ve yaşayan hücreler, kürtajla alınan, doğmamış bebeklerden oluşuyor diye, bu vahşete dikkat çekmişlerdir.”
(Kaynak:Gülistan.Aylık İlim Fikir ve Kültür dergisi.)
Birde deri içine sözde doğal maddelerin mikro enjeksiyonları yapılarak uygulanan yöntem vardır.Ne acıdır ki,sanatçılarımızın bir çoğu gençleşmek uğruna bu yöntemi kabul etmektedirler.İşte bunlardan birisi:
15 gündür doktor Mustafa Karataş’ın Nişantaşı’ndaki Kliniğine giden Ersoy, Amerika’da da son dönemde sıkça uygulanan mezolifting yöntemiyle, cildine, düşük yapan kadınların cenin ve plasentasından elde edilen hücreleri enjekte ettirdi. Ersoy’un vücudundaki fazla kilolar için de “ultra lyse” yöntemi kullanıldı. Ersoy, vücuduna yapılan uygulamanın ardından üç gün hiç yağ yemedi ve böylece fazla yağlarından kısa sürede kurtulmayı başardı. 
Ersoy’un doktoru Karataş, “Bülent Hanım çok sağlıklı bir cilde sahip… Bu yüzden yapılan uygulamaları vücudu çok daha kolay kabul etti. Diri olan cildi, daha da dirileşmiş oldu” dedi.
(Kaynak:Milliyet.Com.tr  01/08/2009 )
Yahudi asıllı Helena Rubinstein’in ürünlerin reklamlarında “cildin genç ve yaşayan hücrelerle” güzelleştiği belirtiliyor Bu ürünlerin yapımında kullanılan COLLAGEN adlı maddenin ceninden elde edildiği biliniyor
Gerçek bu kadar acı iken, hangi vicdan sahibi, üretimi için katliamların yapıldığı, cinayetlerin işlendiği kozmetik ürünlerini gönül rahatlığıyla kullanabilir?
Bu açıklamalar bu konuda uyanışımıza yeterlidir sanırım.Makalemizi bir soruyla bitirelim.
Deterjan ve Kozmetik sanayisini elinde bulunduran Yahudiler için “Mutfaklarında deterjan kullanmazlar” diye yaygın bir kanaat vardır.
Acaba neden sizce..?
 
İlhan NEZOR

Yalan Fotoğraflar..!

collage

Son zamanlarda hemen her yerde karşımıza çıkan bu iki fotoğraf hakkında inceleme yapacak ve bize “Fakir ama gururlu Osmanlı askeri” olarak tanıtılan bu algıyı yerle bir edeceğiz.En son söyleyeceklerimizi baştan söyleyelim de kalemimiz daha özgür çalışsın.

Bu fotoğraflar baştan aşağı İngiliz aklının eseridir.Verilmek istenen mesaj bellidir: Altı yüz yıl dünyaya hükmeden Osmanlı’nın perişan hali…

Malum , İngilizler algı konusunda son derece uzmandır.Savaşmadan fikirleri savaştırmayı tarih boyu çok iyi senarize etmişlerdir.

Peki nedir bu ALGI?

Duyu organlarımız tarafından kaydedilen uyarıcıların beynimiz tarafından
örgütlenip,yorumlanarak anlamlı hale getirilmesi olarak tanımlanmaktadır.

Bunu şöyle de düşünebiliriz;duyumu, uyarıcıların duyu organlarımız üzerinde bıraktığı etki,algıyı da bu etkiye verdiğimiz anlam olarak düşünmek mümkündür.
Sosyologlar kitlelere bir şeyi yaptırmak için yer yüzünde üç etkili yol bulunduğundan söz ederler: Zor kullanma, PARA ile satın alma ve İnandırmak.

Halkın bir yeniliğe, bir sosyal değişime uymasında, alışmasında halkla ilişkiler sanatının kullandığı işte bu üçüncü yoldur: İnandırma. Algılama yönetimi bu‘’inandırma’‘yı kişilerin bilinçlerine ve psikolojilerine seslenerek gerçekleştirir.İngilizlerin algılarla nasıl oynadıklarını şu tarihi hadise anlatmaya yeterlidir sanırım.

Bir kitapta okumuştum.

Kenya’da İngiliz hakimiyetinin olduğu zamanlarda bir mahallede bir İngiliz yerliler tarafından öldürülüyor. Mahallede yüzlerce insan yaşıyor ve İngiliz Hükumeti mahallenin tümünün idam edilmesine karar veriyor. Aldığı bu karara yüreği dayanmayan Kralice Elizabeth 20-30 kişinin affedilmesini istiyor ve o 20-30 kişi dışında herkes idam ediliyor. Ama akıllarda kalan Kraliçe’nin ne kadar asil ve soylu bir davranış gösterdiği oluyor”

Bu pasajı tekrar takrar okuyun.

Öyle zannediyorum ki, sizler de benim gibi kasaba halkının katledilişine değil Kraliçe Elizabeth’in merhamet edip 20-30 kişiyi affetdiğine odaklanmış olmalısınız.Evet akıllarda kalan Kraliçe’nin bu soylu ve asil davranışı olmalı değil mi ?
İşte bu olayı duyu organlarımız kaydedip beynimize örgütlemek üzere gönderiyor ve yorumlanarak anlamlı hale getirilmesini emrediyor.Çıkan sonuç ortada: Kraliçe’nin asil ve soylu davranışı….

Algı metotlarını çok iyi kullanan İngilizler bir anlamda ” algıyı yönetmek aslında iletişimi de yönetmektir” mantığından hareketle insanların gerçeklerden çok algılara inandıkları tezini savunurlar.Bu nedenle bütün kasaba halkının öldürülmesinin bir önemi yoktur. Kraliçe‘nin bir kaç kişiyi affetmesi yeterlidir.

Bu kısa bilgilendirmeden sonra gelelim fotoğraflara…

Hadiseye tarih şuuru içerisinde yaklaşırsanız bu fotoğrafların kültür dünyamızı  oymaya çalışan bir kurgu olduğu hemen anlaşılacaktır.İfade ettiğimiz gibi verilmek istenen mesaj: “Görün işte , bizim ecdadımız vatanı böyle savundu…” denilerek milli direnç oluşturmak.

Oysa zihinlere yerleştirilmek istenen algı ise “ 600 yıllık Osmanlı’nın 1915’de ki sefil hali…” izlenimi verilmektedir.

Bunlar tamamen uydurmadır.Osmanlı askeri tarihinin hiç bir döneminde bu duruma düşmemiştir.Konuyu inceleyen uzmanlar bu kişilerin asker olmadıklarını,bir rivayete göre 1918 de hurda toplayan işçiler olduğu diğer bir ifade de ise fotoğrafı CHP teşkilatında gören müteahhit Seyran Bayseç‘in  babası olduğu söylenmektedir.İzmir Çiğli Havaalanı‘nda işçi olarak çalışırken bir Alman pilota poz verdikleri yönündedir.

Bayseç olayı şöyle anlatmaktadır;

“Babamın o dönemde 4 yıl süren askerliği yapmak üzere gitmesinden yaklaşık 1 yıl önce yani 1930 yılında İstanbul- Ankara tren hattını döşemek için bizim köye Alman bir ekip gelmiş. Köyde 2-3 ay kalmışlar. Ancak Bolu Dağı’nı geçemeceyeceklerini anlayınca vazgeçmişler. Köyden giderken de `Bizimle çalışmak ister misiniz?’ diyerek 12 kişiyi yanlarında götürmüşler. Onların içinde babam ve fotoğrafta yanında bulunan Niyazi Yıldırım da varmış. Çiğli Havaalanı’n da çalışmışlar. Ancak, paralarını alamamışlar. 10 kişi köye dönmüş. Babam ve Niyazi amca da 6 ay çalıştıktan sonra paralarını alamayınca köye dönmek için şantiyeden çıkmışlar. O sırada bir Alman pilot fotoğraflarını çekmiş. Babam ve Niyazi amca köyümüze ancak bir ayda gelebilmişler. Babam sağken, bize bu fotoğraftan söz ederdi. `Bir Alman bizim fotoğrafımızı çekti’ derdi.”

Çanakkale Savaşı‘nda babasının 4 yaşında olduğunu kaydeden Seyran Bayseç şöyle devam etti:
“Benim babam Çanakkale harbine katılmadı.CHP  Parti afişinde babamın fotoğrafını görünce, bu yanlışlığı düzeltmek için çaba harcadım. Bir televizyon programına katılmak istedim. Ancak, programa kabul edilmedim. Bana fotoğrafın bu şekilde kullanılması nedeniyle mahkemeye başvurmamı söylediler. Ben de ‘Neden mahkemeye başvurayım?’ dedim. Ben babamın fotoğrafının bu şekilde kullanılmasından rahatsız değilim. Ancak bunun doğrusunu da ortaya çıkarmak istiyordum.”

Babasının 1911 doğumlu ve Çanakkale Savaşında 4 yaşında olması bu tezleri çürütmektedir.Peki bu kareler nasıl ortaya çıktı ve bundan kimler nemalandı.ilk kez ODTÜ Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Bülent Yılmazer tarafından Çanakkale Zaferi‘nin 90. Yılı etkinliklerinde yaptığı sunumla kamuoyuna sunuldu. Fotoğrafı Çanakkale‘de Osmanlı ordusu adına pilot olarak görev yapan Emil Meinecke‘ye ait bir fotoğraf albümünden aldığını belirten Yılmazer albümde fotoğrafın altında da “Türk askerlerinin gururu 1915” yazdığını kaydetti. Büyük ilgi gören fotoğraf poster yapılarak çoğaltıldı ve “Çanakkale Hava Savaşları” isimli bir kitapta kullanıldı.

Fotoğrafı inceleyen uzmanlar şu kanaatlere varmaktadır;

1) Uzun boylunun elinde muhtemelen altın bir yüzük var. Osmanlı askerinde yüzük göremezsiniz. Yasaktır.

2) Uzun boylunun ayağındaki bot Fransız ordusuna aittir.

3)Soldaki askerde Fransız subay, sağdaki askerde Osmanlı er kıyafeti var. Subay ceketinin düğmeleri ters. Subay–er yan yana. Ve üstelik, subayının yanında erin yakası-bağrı dağınık, düğmeler açık.

4)Ekmek torbaları Fransız. Osmanlı ekmek torbasında toka olmaz. Eğer bunlar askerse, birinin torbası soldan sağa, diğerininki sağdan sola asılı olamaz.

5)Savaş neredeyse dört mevsim boyunca sürdü. Özellikle yazın güneş son derece yakıcıydı. Dolayısıyla şapkalar en az elbiseler kadar yıpranmış ve solmuş olmalıdır. Ancak şapkalar hiç de solmuş görünmüyor.

6)Sağdaki kişinin karın kısmı şişirilmiş ve ceket patlayacak duruma getirilerek bir poz verdirilmiş. Bir olasılık; kimi başka giysilerini kuşak gibi beline sarmış.

7)Kısa boylu askerin kemeri, tüfeği ve kasaturası yok. En önemlisi mataraları yok.

8)Kısa boylunun çoraplarının taban kısmı ile üst kısmı aynı renkte, yani temiz. Yere basılan çorap böyle mi olur? Kaldı ki; en yoksul zamanlarda bile, Türk köylüsü ayağına giyecek bir çarık yapmasını bilmiştir.

9)Bu fotoğrafın Çanakkale’de çekildiğine dair hiçbir belge, emare, bilgi yok. Fotoğrafçı ve bu fotoğrafları saklayan Almanlar’ın Türkiye’de bulunuş tarihlerine bakarsanız kesinlikle 1915 yılının sonundan sonra, yani Çanakkale savaşı sırasında çekilmiş değil. 1917-1918’de de çekilmiş olabilir.

10)Diğer fotoğrafların hiçbirinde ne subay, ne asker, ne de yardımcı personel bu durumda değil. Diğer fotoğraflarda yer ve ayrıntılar belirtilmiş.

11)Çanakkale hava birliklerine yardım eden ustalarda ve yardımcılarda bile sağlam Osmanlı üniforması varken, askerimizde bu kıyafet olamaz. Asker bu kadar perişan olursa yardımcıların çıplak olması gerekmez mi?

12)Aynı albümde Türk makinistlerin o yıllarda bakım yaptıkları uçağın önünde görüntüleri var. Ortadakinin belinde gümüş Asakir-i Şahane kemeri var. Yardımcıda bile bu kemer varken, bunlarda kemer yok. Sizce Türk askeri hangi dönemde böyle olmuştur…

Diğer bir fotoğraf ise Balkan Savaşı yenilgisinden yorgun ve sefil bir halde İstanbul‘a dönen bir Osmanlı askerinden söz edilmektedir.Bu kare de havacı askerler diye lanse edilmeye çalışılan durumla benzerlik göstermektedir.Yine uzmanların ifadeleri ile İstanbul sokakların da bir meczup , evsiz barksız biri olabileceği ifade edilmektedir.

Netice olarak bu ve benzeri senaryolar her daim olmuş ve kasıtlı olarak gündeme getirilmiştir.Amaç hissiyatları tetikleyerek algı oluşturmaktır.Hele bu tür işlerin içinde CHP ve ODTÜ’lü akademisyenler varsa bin kat daha düşünülmelidir.

Amaç Osmanlı’ya saldırmak onu sefil ve çaresiz olarak göstermek olunca CHP ve ODTÜ aynı kulvarda koşan ekürilerden farksızdır.

İlhan NEZOR

Bu dünyadan bir Ota Benga geçti..!(2)

Evet çok değil bundan 55 yıl öncesine kadar Belçika, Hollanda, İspanya, Macaristan, Almanya, İsveç, İtalya, ABD’de, birçok şehirde 1870’lerden 1960’lara kadar Afrika’dan getirilen insanlar araştırmacılar tarafından kobay olarak kullanılıyor ve etrafı dikenli tellerle çevrili hayvanat bahçelerinde teşhir ediliyorlardı. Çünkü onlar ‘insanlaşma aşamasını tamamlamamış maymunlardı.’

Avrupalıların böyle davranmalarının bir sebebi olmalı..!

Yaşam ve devlet felsefesini Darvinizm üzerine inşa eden batı kültüründen farklı bir yaklaşım bekleyemezsiniz. Yer yüzünde yaşanan bütün soykırım ve katliamların fikir babası Darvin’dir. Darvin‘in Avustralya’ya bilimsel çalışmalar yapmak için gittiği söylenmektedir.Oysa bu kocaman bir yalandan ibarettir. Aborijinlerin insan olup olmadıklarını tanımlamak için gelmişti. Beyin ve midesine bakıp, kafa tasını ölçüp karar veriyorlardı.Neticede insan olmadıkları insanlaşma aşamasını tamamlamamış maymunlar olduğu probagandasını tüm dünyaya aktararak ileride yapacakları katliamlara zemin hazırlamakla meşgüldü. Aborjinler üzerindeki çalışmaları sonucunda “İhtiyacınız kadar ve size zarar verdikleri ölçüde  öldürebilirsiniz.”kanaatine varıyordu Darvin….Aslında Darvin denen adam, bir teorinin arkasına saklanarak cinayet emri veren bir sömürgecidir ve Darvin adı Avustralya’da bir eyaletin de adıdır.

Konu bağlamından uzaklaşmadan bu hain,bu yüzsüz başta vahşi batılılar olmak üzere içimizdeki uzantılarına çok anlamlı gülücüklerle cevap veren birisinden bahsedeceğiz : Ota Benga ‘dan…

Evet bu dünyadan bir Ota Benga geçti…

İnsana yapılabilecek en ağır aşağılamalardan birisini yaşayan Ota Benga adeta bir hayvan gibi etrafı çitlerle çevrili bir bahçede evrimini tamamlayamamış insan kategorisinde sergilendi.

İşte onun acıklı hikayesi….

images

Birinci bölümde Kongo‘yu işgal eden Belçika Kralı II. Leopold‘un yerli halk üzerindeki vahşetlerini aktarmıştık. Ota Benga , Belçika Kongosu‘ndan yani bugünkü Demokratik Kongo Cumhuriyeti‘n den ABD‘ye getirilen bir Pigme‘dir.

PigmeAfrika‘da yaşayan kısa boylu insan…Pigmeler ,Orta Afrika‘nın ilk sakinlerinden biri olarak kabul edilirler.Boyları genelde 1.5 m‘ yi aşmaz.Bilim adamları bunun sebebinin Growt (büyüme) hormonunun az salgılanması sonucu meydana geldiğini söylemektedirler.

Buraya kadar her şey normal değil mi?

Peki anormal olan şey nedir?

Anlatalım…
Ota Benga,vahşi Kapitalist Darvinistlerin bilimsel aptallığın en faşizan dayatmalarından biri olarak teşhir edildi. “İnsana En Yakın Ara Geçiş Formu” olarak Hayvanat Bahçelerine konuldu. New York’taki Bronx Hayvanat Bahçesi‘nde birkaç şempanze, bir goril ve bir orangutan ile birlikte “İnsanın Eski Ataları” adı altında sergilendi. Hayvanla insan arası geçiş aşamasını bulma iddiasındaki Darvinistler  , Benga üzerinde çeşitli deneyler yaptılar.

Şimdi adım adım bizleri insanlığımızdan utandıran Ota Benga‘ya yapılan muameleri izleyelim.

Ota Benga, adı yerel dilde “dost” anlamına gelen Kongo‘da pigme bir toplulukta yaşayan bir yerliydi. Bir gün çıktığı avdan köyüne döndüğünde karısının ve 2 çocuğunun, kabilesinin çoğuyla birlikte öldürüldüğünü gördü.Bu vahşeti yapanlar Amerika‘dan ellerine sanki bir alışveriş listesi gibi tutuşturulmuş kağıtla gelmişlerdi. İstedikleri şunlardı:

1 adet pigme şefi, şefin eşi, 1 yetişkin erkek, 1 yetişkin kadın,1 evlenmemiş genç kadın, 2 çocuk, 1 kadın rahip, 1 erkek rahip (veya tıp doktoru), mümkünse yaşlı. Bu sayılanların hepsi pigme olacak. İşte bu listedeki yetişkin erkek Ota Benga oluyordu.
Ota Benga ve yanındakiler, 1904‘te götürüldükleri Amerika‘da önce insanat bahçesi şeklinde hazırlanan bir sergide tutsak edildiler.

images (1)

Ota Benga, arkadaş canlısı kişiliği ve sivri uçlu dişleriyle diğerlerinden ayrılıyordu. Bu özellikleriyle “arkadaş canlısı olmasına rağmen düşük seviyeli bir insan” olarak sunuldu.

Ziyaretçiler, Afrika’nın saf yamyamlarından biri diye lanse edilen Ota Benga’yı görmek için ziyaretçiler 25 sent, ekstradan bir de sivri dişlerini görmek için fazladan 5 sent para ödüyorlardı.
Bir insan daha ne kadar aşağılanabilir derken Amerikalılar onu 1906‘da Bronx Hayvanat Bahçesi‘nde maymun ve orangutanlarla aynı kafese attı.

Kafesinin önündeki tabelaya bir hayvanı tanıtır gibi şunlar yazılmıştı:
Afrika Pigmesi, “Ota Benga”

“Yaş: 23 Yıl
Boy: 1.49 metre
Ağırlık: 46 kg
Kasai Nehri, Kongo Özgür Devleti, Güney Orta Afrika’dan 
Dr. Samuel P. Verner tarafından getirildi. 
Eylül boyunca her öğleden sonra sergilenecektir.”

Ota Benga, burada maymunları kucaklayıp oynamaya ve orangutanlarla güreşmeye zorlanıyordu.
Kısa sürede ziyaretçi rekoru kıran hayvanat bahçesi yönetimi diğer taraftan insan hakları savunucularının artan baskılarına dayanamadı ve Ota Benga‘yı bir süre sonra serbest bıraktı.
Serbest kalınca İngilizce öğrenip bir tütün fabrikasında iş bulan Ota Benga fiziksel olarak serbest olsa da zihninden yaşadıklarını atamadı ve 1916‘da kalbine ateş ederek intihar etti.
Zulüm bu olaydan sonra da yıllarca devam etti. İkinci Dünya savaşından sonra Avrupa’da insanat bahçeleri azaldı. Kalan son insanat bahçesi de 1958 yılında Belçika’da kapandı.

Evet dünyanın en sıradan, en saf beklide en mutlu insanlarından biri olan Ota Benga bizlerin felaketine sebep olan Batı Medeniyeti hayranlarının körlüğü, sağırlığı altında intihar etmeyi öğrenip, 32 yaşında 2 çocuğunu ve o güzel gülüşünü geride bırakarak kalbine sıktığı bir kurşun  ile bu bozuk, vahşi ve insanlık dışı dünyadan kaçıp gitti…

Aşağılık Batılıların sapık düşüncesi hayvandan insan geçiş sürecinde bir kobay olarak kullandığı Ota Benga yıllarca maymun ve orangutanlarla birlikte yaşamak zorunda bırakıldı.

Ve Ota Benga,yaşadığı bu ağır travmaları üzerinden atamayarak “ Ben bir insanım…Ben bir insanım..I am a man…I am aman…” diyerek alçak şerefsiz batılıların yüzüne bir tokat gibi bağırarak intihar etti…

Bugün başta Türkler olmak üzere insanlığa düşmanlık besleyen ve bize yıllarca  “modern batı uygarlığı” olarak takdim edilen sözde medeniyetin arkasında,Kızılderililerin kanı, kara derililerin gözyaşı, sarı ırkın çalınan alın teri vardır. Bu gerçeği, Montaigne de, Jean Paul Sartre de daha vicdan sahibi birçok batılı düşünür itiraf eder.

İlhan NEZOR

Bu dünyadan bir Ota Benga geçti..!

Şöyle bir empati kurarak başlayalım bu uzun soluklu yazı dizimize…

Bir gün çocuğunuzun kolundan tutup ve ona  “Bak evladım bugün seninle çok eğlenceli bir yere gideceğiz.Orada evrim sürecini tamamlayamamış ilginç insan tiplerine rastlayacaksın. Onlara biraz yem atar eğleniriz…” diye bir teklifte bulunduğunuzu düşünün bir an.

Evet bunu gerçekleştirmek hiç de zor değil.Bugün fiilen zor olsa da çok yakın bir döneme kadar bu isteğiniz gerçekleşmekte idi.

Asırlarca bize Batı’nın büyük bir medeniyet olduğu,çağdaş-muasır bir zirveye tırmandığı,bilim,sanat ve özgürlüklerin menşei olduğu yolunda söylemlerde bulunuldu.Her asırda dönemsel olarak birer kuşak bu şekilde yetiştirilmeye çalışıldı.Neticede,Tarih Şuurundan uzak ruhsuz bir yığın beyinler yetiştirildi ve kendi şah damarını kesen nesiller peydah oldu.Oysa batı dünyası , günümüzde bile ahlaken Orta çağ karanlığını yaşamaktadır.Çok değil insanlık tarihi açısından 100 yıl geriye gidersek en aşağılık uygulamaları Avrupa’da görmekteyiz.

Bu açıdan bakıldığında ve günümüz Batı dünyasında Tarih Babanın arşivleri arasına aldığı ibret vesikalarını gözler önüne serecek , başta Türkiye olmak üzere İslam Alemine atılan iftiralara görsellerle destekleyerek oluşturulmak istenen algıları çürüteceğiz…

Ne acıdır ki ,bugün müfredat proğramımız hala batı medeniyetinin muasırlık zırvaları ile doludur.Avrupa’da artan Müslüman-Türk karşıtlığı tesadüfi değildir.Oysa milli Eğitim Bakanlığı , Avrupa medeniyetler tarihini bizlere Rönesans , aydınlanma , muasır medeniyetler gibi ucu açık ifadelerle anlatmak yerine şimdi anlatacağımız kirli yüzünü müfredatına ekleseydi batının o karanlık yüzünü deşifre edecekti.Batıya şirin gözükmek adına anlatacağımız utanç manzaraları resmi tarihimizde yer almamaktadır.

Oysa bugün Türkiye‘yi sözde Ermeni yasa tasarısı ile dünya kamuoyu önünde yargılamak isteyen başta Almanya olmak üzere Avrupa devletlerinin soykırımdan daha aşağılık tavırlarını çok değil 1900 lerin başlarındaki vahşiliklerini sergileyerek başlayalım…

Bundan elli beş yıl öncesi…

Belçika,Hollanda,İspanya,Macaristan,Almanya,İsveç,İtalya ve ABD’nin bir çok kentinde 1870 den 1960‘a kadar Afrika‘dan getirilen insanlar etrafı dikenli tellerle çevrili Hayvanat Bahçelerinde teşhir ediliyordu.Afrika’dan kaçırılan, satın alınan ya da hayatta kalmaktan başka seçenekleri kalmadığı için hayvanat bahçelerinde sergilenen insanların dramını vuralım yüzlerine.On binlerce Afrika‘lı insan, beyaz ırkın keyfi için hayvanat bahçelerindeki gibi dikenli çitlerle bölünerek sergilendiler yıllar boyu. Düşünmesi bile insanı ürperten bu organizasyonlar uzun yıllar boyunca toplumsal bir gerçeklik olarak varlıklarını sürdürdü. Yüzyıllar önce değil, bilinen son insan hayvanat bahçesi 1956 yılında bugün bizlere düşmanca tavır sergileyen,bölücü başı bebek katilinin posterleri ile parlemento binası önünde Türkiye’ye karşı tavır alan Belçika’ dır.

Özdemir Sabancı cinayetinin sanığı Fehriye Erdal‘ı çeşitli argümanlar ileri sürerek Türkiye‘ye teslim etmeyen ve insan hakkı dersi vermeye çalışan Belçika‘nın tarihinde ki o karanlık sayfalardan bir kesit sunacağız tarihe not düşmek adına.

Aşağıdaki fotoğrafa iyi bakın.

afrikalia

Fotoğraftaki adam, kendisi gibi köle olan ve “yeterince kauçuk toplayamadığı için”cezalandırılan 5 yaşındaki kızının kesilen sol eli ve sağ ayağına bakıyor.Bir din adamı tarafından gizlice çekildi.

Bir başka fotoğraf;

3

Peki burası neresi ve bu masum insanlar kimler?

1900′lü yılların başında, Belçika Kralı II. Leopold’un Afrika’daki sömürgelerinden biri olan Kongo…

1885 – 1908 yılları arasında hüküm süren Afrika‘da ki hakimiyeti süresince 6 milyon cinayet ve sayısız işkencelerle tarihteki yerini alan Belçika Kralı İkinci Leopold,özellikle Kongo‘da 1890-1905 arası milyonlarca insanı öldürdü.Köle olmak istemeyen çocukların elleri ve ayaklarını kestirdi.O kadar ileri gittiler ki, Belçika askerleri kendi aralarında kesilmiş el ve ayak kolleksiyonu yapıyorlardı. 20 milyon Kongo nüfusu soykırım neticesinde 8 milyona düştü.

Belçika Kralı İkinci Leopold bir “sömürge” imparatorluğu kurma hayaline kapılıp adamlarına Kongo‘yu işgal ettirmişti.Afrikalılar üzerinde dünya tarihinin en korkunç işkenceleri bu dönemde yapıldı.Günümüzde özellikle İslam dünyasında yapılan katliamlara ses çıkartmayan Batı o yıllarda da aynı tutumunu sürdürdü.1897‘de genç bir memur tarafından ortaya çıkarılan bu katliamlar belgelenmesine rağmen diğer Batı ülkeleri tarafından ses çıkmadı ve Leopold ile işbirliği yapanlar cinayetlere tepkisiz kaldılar.Öyle ki daha da ileri giderek Belçika Kralı II. Leopold‘u Berlin Konferansı‘nda “Kongo’nun Hakimi” olarak kabul ettiler.Daha sonraki yıllarda Belçika Başbakanının “İnsanlara limon muamelesi yaptı, suları bitinceye kadar sıktı ve sonra bir kenara fırlattı.” dediğine şahit olacağız.

Leopold_ii_garter_knight

(Belçika Kralı II. Leopold)

Peki bitti mi..? Hayır..! Gözü dönmüş Batı dünyası masum Afrikalı‘lar üzerinde sadist işkencelerine devam ettiler.

Yine Kongo‘da ,lastik ve fildişi ticareti için zorla çalıştırılan milyonlarca kişinin dışında boş duran çocukları da çalıştırmak için üç ayrı koloni kurdular.Kadınları ve çocukları esir alan sömürgeciler, köyün erkeklerine de belirli bir kota veriyorlar ve bu miktarı getirmelerini istiyorlardı. Kocalar belirtilen miktarda kauçuk ile dönmedikleri takdirde “Chicotte” denilen “Hipopotom ” derisi ile yapılan kırbaçlar ile dövülüyor ve çocuklarının elleri kesiliyordu. Askerler arasında ‘kim daha fazla el ve ayak toplayacak’ gibi yarışmalar yapılıyordu…

BXBkOPZ

Bu alçak bu şerefsiz batılıların utanç vesikalarını anlatmaya devam edeceğiz.Ancak tam bu noktada önemli bir tespitte bulunmak zorundayız.

Bugün Avrupa‘lı parlamenterlerle içli dışlı olup, sözde Ermeni yasa tasarısını onaylattıran Karen‘in çocukları yerli hain,işbirlikçilere ve dostları Avrupalı sözüm ona aydınlarına şunu hatırlatalım…

Ermenilere “soykırım yaptı” denilen Osmanlı ,bırakınız soykırımı zorunlu tehcir (yani göç) esnasında Ermenileri sağ-salim kavuşturmak için asker görevlendirmiş ve çeşitli sebeplerden dolayı göç esnasında ölen Ermeniler olmuştu.Bunun üzerine Osmanlı yeterli önlemi almadınız diyerek bine yakın askerini cezalandırmıştır.Ayrıca kölelere Avrupa’nın yaptığı işkenceleri asla ve kat’a yapmamıştır .Köleleri kendi yediğinden yedirip, kendi giydiğinden giydiren, şefkatle muamele edip para karşılığı çalıştıran ve sonunda özgürlüğünü veren Osmanlı’yı gözü dönmüş gibi eleştirenler milyonlarca Afrikalı’yı insanlık dışı muamelerle kişiliksizleştirdi, yer altı ve yer üstü zenginliklerini tüketene kadar gasp etti ve korkunç yöntemlerle insanlarını katlettiler.

Tekrar konumuza dönüyoruz;Yer bu sefer Fransa…

“Vahşi insanlar,ilkeller,insana benziyorlar,insanoğluna en yakın varlık galiba…” diyerek katekorize edildiler yıllarca.Adeta hayvan gibi seçilip kafese konuldu zavallı Afrikalılar...

Hatta bazen öyle ileri gittiler ki,levhalara ” lütfen yiyecek vermeyin,daha önce beslendiler” notunu da düşmüşlerdi.

İnsan-Hayvanat-Bahçesi

Tarihe dikkat edin,1931‘de Paris’te Eyfel‘in altında açılan insan hayvanat bahçesini 34 Milyon kişi gezmiş.

7_Human-zoo

Aşağılık Fransız‘lar bu kadınları Paris hayvanat bahçesinde değişik vücut hatları yüzünden tutuluyordu. Beyazlar bunların kalçalarını görmek için ziyaret ediyorlardı.

Burası da Faşist Nazi Almanya‘sı ;

11_Human-zoo (1)

Anne ile oğlu bir Afrika’lı kadın.tel örgüler arasında adeta bir hayvan gibi sergileniyor.öyle ki, bazı Almanlar mikrop riskine karşı ağızlarına bone bile takmışlar.

Nasıl olur da insanlar dünya tarihinin en büyük zulümlerinden biri olan bu akıl almaz vahşeti başka bir insana uygulayabilir ? Nasıl olur da masum çocukların elleri ve ayakları bir kaç kilo kauçuk için kesilebilir?

Bu ve benzeri soruların cevaplarını ve Ota Benga o acıklı hikayesini ikinci bölümde anlatacağız.

İlhan NEZOR

Alçaklığın Anatomisi..!

2016 yılında beşeriyet tarihinin en iğrenç olayları yaşandı Avrupa’nın göbeğinde.İnsanlığın çöktüğü,medeniyetin tek dişi kalmış bir canavara nasıl dönüştüğüne hep birlikte şahit olduk.
Önce PSV taraftarlarının Atletico Madrid maçı öncesi dilenci kadınlarla dalga geçmesi,onlara bozuk para atarak şınav çektirip gülüştükleri görüntüler yayınlandı sosyal medyada.Ardından bir başka daha rezil bir görüntü paylaşıldı. Roma’nın simgelerinden kabul edilen Kutsal Melek Kalesi‘nin önünde meydana gelen bir olay “pes artık” dedirtti insanlığın düştüğü buhrana.UEFA Avrupa Ligi’ndeki Lazio-Sparta Prag maçı için İtalya’da bulunan Çek taraftarlarının,kaldırımda oturan dilenci bir kadının üzerine işediler.

fft107_mf7373491Yazılarımda sık sık dile getiririm,artık dünyanın yeni bir doğum sancısı çektiğini ve bu büyük doğumun da Türkiye’de gerçekleşeceğini müjdelemiştik.Bu kaçınılmaz bir durumdur.Ar damarı çatlamış batı medeniyetlerinin yaşanılan bu hadiseler karşısında üzengi öpmeye hasret kaldıkları görülmektedir.Artık dünya bu coğrafyada atılacak diriliş muştularına gebedir.

Domuz için dışkının,köpek için kemiğin nasıl haz verici bir tadı varsa, ar damarı çatlamış batının da her türlü çılgınlığı yapması onlara haz vermektedir.

İşte bu hazlarını her fırsatta devam ettirmekten geri kalmıyor bu alçak Hollanda‘lılar.

Yine bir maç ve taraftarları…

UEFA Şampiyonlar Ligi’nde geçen yıl İspanya’da oynanan Atletico Madrid-PSV Eindhoven maçı öncesinde bir grup Hollandalı taraftarın dilenen mülteci kadınlara yönelik sergiledikleri davranış tepki çekti.

Başkent Madrid’in Plaza Mayor Meydanı’nda maç saatini bekleyen Hollandalı taraftarlar, kendilerine eğlence olarak dilencileri belirledi. Dilenci kadınlara bozuk para atarak onların her hamlesine “oleyyy” çeken Hollanda‘lı taraftarlar, bazı dilencilere para karşılığında şınav çektirdi.

avrupa-nin-gobeginde-insanlik-ayibi-2054702

Allah, kuyruksuz hiç bir hayvanı,kabuksuz hiç bir meyveyi yaratmadı.Bir köpek bile işeyeceği zaman bir duvar dibini ararken ,bu ne menem arsızlıktır ki sokak ortasında masum , biçare insanın üzerine idrarını yapabiliyor bu insanlar..! Kur’an-ı Kerim‘de hayvanlardan da aşağıda olan bir insan grubundan bahsedilir, işte o insanlara Belhum Adal denmektedir.
Furkan suresi 44. ayette mealen “Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten söz dinleyeceğini yahut akıllanacağını mı sanıyorsun? Gerçekte onlar hayvanlar gibidir, hatta yolca daha sapıktırlar.” buyrulmaktadır.

Batı medeniyeti atalarından devraldığı bu sapıklığı bugün de hayvandan daha aşağı bir şekilde sürdürmektedir.
“Atalarımız, milyonlarca yıl önce ‘dört ayak’ üstünde dolaşıyorlardı. Büyük ve küçük ihtiyaçlarını aynen hayvanlar gibi, durdukları yerde yapıyorlar, birbirlerinin pis kokularını çok yakından da koklamak zorunda kalıyorlardı. Günün birinde bu kokuya dayanamaz. Ne yapayım da bu pis vaziyetten kurtulayım diye düşünürken, aklına iki ayak üzerinde yürümek geldi.” der ünlü psikanaliz Sigmund Freud.

Tuvalet kavramıyla asırlar sonra tanışan Avrupalı’lar bugün bu rezil durumlarını ayıplamak yerine adeta tarihselliğini yaşamayı tercih etmektedirler.Şimdi de tarih babanın sayfalarına bakıp sokak ortasında sergiledikleri bu rezilliklerin serüvenini ele alalım…

Tarihin kaydettiği en eski tuvalet M.Ö 4000‘li yıllarda Mezapotamya’da rastlandığı görülmektedir.Hindistan, Suriye ve daha bir çok yerde bugün olduğu gibi alaturka tuvaletler bulunuyordu. Hatta Mısır’da Firavun mezarlarına, banyo ve tuvalet ilave etmek gibi ilginç bir adet bile vardı. Van’da ortaya çıkarılan ve MÖ 8‘inci yüzyıla tarihlenen tuvalet kalıntısı ise, bugünkü “alaturka tuvalet’in aynısıdır.Önemli bir anektot daha verelim Hitit uygarlığında dönemine göre bir hayli gelişmiş kanalizasyon sistemi vardı… İslam öncesi cahiliye toplumu tuvalet nedir bilmezdi. İhtiyacı gelen uygun bir yer bulmak için dağ bayır gezerdi. Onları bu tabii sıkıntıdan İslamiyet kurtarır. Onlara, İhtiyaçlarını nezih bir ortamda nasıl gidereceklerini öğretti.

Peki bütün bunlar yaşanırken medeniyetin beşiği Avrupa‘da nasıl bir anlayış hakimdi..?
Her konuda yönümüzü dönmemiz istenilen eski Yunan ve Roma medeniyetleri def’i- hacet konusunda hep bocalamıştır. Helenistik Yunan‘da pis kokularla yaşamaya alışmıştı.Roma medeniyetinde ise iş biraz daha abartılmış ve tuvaletler adeta toplumsal kurumlar halini almıştı.Öyle ki, bir tür Meclis görevi görmekteydi.Kayıtlara baktığımızda şehrin ileri gelenleri,zengin tüccarlar, 30-40 kişilik tuvaletlerde yüz yüze oturur hem ihtiyaçlarını giderir hem de memleket meselelerini konuşurlardı.

Romans
Tarih Babanın kayıtlarında tuvaletin doğudan batıya geçtiği belirtilmektedir.Ancak bu geçişin yüzyıllar aldığı da söylenebilir.Bir dönem batıyı kasıp kavuran veba salgını milyonlarca insanı ölümüne sebep olmuştur.Bunun nedeni her türlü pisliğin sokaklara dökülmesi olmuştur.1388 yılında İngiltere Kralı II. Richard göl ve derelere def-i hacet yapılmasını yasaklar. Ancak nereye yapılacağını söylemeyi unutur. Zavallı halk da çözümü sokakta arar. Evinde ürettiği her türlü pisliği; büyük, küçük ne varsa sokak camından aşağı salar. Bu iş o kadar azıtılmış ki, mesela Edinburgh‘da gece sokağa çıkma gafletinde bulunan birisi, başına bir oturağın boşaltılmasını önlemek için. sürekli olarak “heed your handle’: (elindekine dikkat et) diye bağırmak zorunda kalırdı.

İş o kadar çığırından çıkmıştır ki ,artık herkes sokakta başına kazurat (b.k) düşecek korkusuyla yürüyemez hale gelir ve buna bir çözüm ararlar. Çözüm ticari zekasını çalıştıran Yahudi‘lerden gelir.Öyle bir öneri sunulur ki asırlar sonra bizler de bu öneriyi çağdaşlığın sembolu olarak alır ve hakkında kanun bile çıkartırız. Bu Yahudilerin dini simgesi olan şapkadan başkası değildir.

FEUTRE_ROND_400

Fötr Şapkayı piyasaya sürerler. Paris sokaklarında başlarına b.k düşmesini istemeyen bay-bayan herkes tarafından bu moda çok tutulur.
O dönemlerde Paris sokaklarında insan olup olmadığı önemsenmeden istenilen yerde rahatlama serbestliği vardı.Bugün sokak ortasında çaresiz bir insan üzerine idrarını yapanların o dönemdeki saraylarında (Louvre Sarayı) merdivenlere bile ihtiyaç giderilebilirdi.
Fransa’da ünlü bir saray vardır,Versay Sarayı…1300 odalı bir saray…

Paris-Versay-Sarayı

Şimdi sıkı durun…
Burada biraz gülelim…
Fransa Kralı 14. LouisVersay Sarayı’nı yaptırırken, teamül gereği içine tuvalet koydurtmamıştı. Buna karşılık sarayın demirbaş listesinde bir sürü lazımlık (oturak) tan başka, 208 adet basit tipte ve 66 adet de büyük ve süslü, oturaklı iskemle bulunmaktaydı. Oturakların bir tanesinin maliyeti, bir mahalle dolusu fakiri üç öğünden, 9 gün doyuracak değerdeydi. Zira oturaklar, son derece nadide porselenden yapılıp, çiçek vazoları gibi, resim ve motiflerle süsleniyordu. Süslemede ki amaca bakar mısınız, güya bunlar boşaltılmaya götürülürken halk tarafından, çorba kasesi mi, yoksa dışkı kabı mı olduğu anlaşılamaması imiş.(KYN:V.Ekşioğlu)

Ne mantık değil mi?  Koskoca Sarayda tuvalet ve banyo olmamasının sebebi,o zamanki asillik anlayışında, asillerin istediği yerde ihtiyaçlarını giderebileceğidir. 1768yılına kadar da sarayda işleyen tuvalet yoktu. 1789 yılında Fransız Devrimi‘n den sonra bütün sarayda sadece 9 tane tuvalet vardı ve bunlar sadece kral ve yakın aile üyelerine aitti. Sarayın geri kalan çalışanları lazımlık kullanırdı ve bu kokular daire ve genel atmosfer ile çalışanların giysilerini tamamen sarardı. Yasaklanmış olmasına rağmen lazımlıklar genellikle çalışanlar tarafından oda pencerelerinden dışarı boşaltılırdı.

İşte böyle bir medeniyet bugün Avrupa’nın ortasında insanlar üzerine idrarını yaptıran nesiller yetiştirir.Fazla şaşırmamak gerek.
Oysa çiş yapmanın kibar bir şekilde söylenişi “teşaşür” dür.

Avrupa‘da 20. Yy başlarına kadar Jimlastik öğretmenleri tarafından “Teşaşür Dersleri” yani “çiş yapma dersleri “ verilirdi.Dolayısıyla bu medeniyet böyle sokak ortasında idrarını insanlar üzerine yapan sapıklar yetiştirir.
Yazılarımda zaman zaman Avrupa medeniyetin bıraktığı bu ayak izlerinden bahsederim.Yine bu konu ile alakalı daha önce kaleme aldığım İngilizler’de ata sözü haline gelen” Banyo suyu ile birlikte bebeği de atmayın” konulu makalemiz de faydalı olacaktır.

İlhan NEZOR.

Hegemonyadan Özgürlüğe adım adım(5)

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Mustafa Kemal‘de dahil günümüze kadar“Vesayet ve Hegemonya” altında yaşamanın nelere mal olduğunu,toplumun nasıl devşirildiğini çarpıcı örnekleri ile anlatmış ve küresel bir çetenin dayatmalarına karşı toplumun atom çekirdeğinin nasıl parçalandığının örneklerini vermiştik.

Son dönemlerde de yaşanan bu handikaplardan misaller vererek hegemonik baskılardan nasıl kurtulma çabalarımızdan örnekler vererek yazı dizimizi tamamlayacağız.

Türk siyasi yaşamı darbelere adfedilerek yazılma geleneğinin bir serencamıdır. Bu gelenek içerisinde yerli ve milli kalkınma hamleleri ile dikkatleri üzerine çeken Milli Görüş lideri Necmeddin Erbakan’dan bahsetmeden geçemeyiz.

1970 sonrası Necmeddin Erbakan Hoca sanayi hamlelerinden,tam bağımsızlıktan bahsetmeye başlamıştı.Bu çıkış, haliyle “Küresel Güçleri ” ve hegemonya altında siyaset yapmaya alıştırılmış işbirlikçi politikacıları rahatsız ediyordu.Bütün engellemelere karşı Erbakan’ın bu yerli ve milli duruşu halk nezdinde genel kabul görmüş ve ülkenin her tarafında konuşulur olmuştu.

Türkiye’yi batı engizisyonu karşısında ayağa kaldıracak bu fikirlerin siyasi arenada bir karşılığı olmalı ve temsil edilmeydi. Erbakan daha önce de bu düşüncelerinden dolayı Odalar Birliği Başkanlığından da polis zoru ile indirilmişti.Üniversite yıllarında da arkadaşı olan Demirel‘in Adalet Partisinden aday olmak istedi. Ancak Küresel Şambala Çetesi devreye girerek vesayetin zavallı temsilcisi Demirel’e baskı yaptı ve  adaylığını engelledi.Demirel küreselci ağabeylerine karşı Türk Milleti‘nin onurunu korumak adına kefen giymeyi göze alamamıştır.Bu durum vesayet altında lider olarak kalmanın ezikliğidir.

!970 Muhtırası…Milli Nizam’ın kapatılışı…

Erbakan Hoca İsviçre’dedir.Zamanın Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur devreye girer ve Erbakan Hocayı arayarak Türkiye‘ye dönmesini söyler.Gelinen süreçte 11 Ekim 1972’de Milli Selamet Partisi kurulur.

Ve Türkiye artık yeni bir doğum sancısı çekmektedir.Bu aşamada “Türk Derin Devleti”Şambala Çetesine karşı harekete geçmiş ve büyük bir hamleye imza atmıştır.İleride yaşanacak Kıbrıs Meselesinin de kaderini belirleyecek olan bir dönemece girilmiştir. Türkiye’nin istikbali konu edilerek Sağ-Sol meselesinin ortadan kaldırılıp MSP_CHP Koalisyonu oluşturuldu. Kıbrıs’ın tamamının alınması konusunda ısrarcı olan Erbakan’ın bu tavrı engellenmeli idi.Nitekim de öyle oldu.Bugün Avrupalı dostları tarafından “Şovalye Nişanı” verilerek taltif edilen Can Dündar, Bülent Ecevit’in hatıralarını yazmıştı.Hatıralarda yer almayan ancak katıldığı ortamlarda anlattığı şu hadise Küresel Çete Şambala‘nın Türkiye üzerindeki hegemonik baskısı açısından çok çarpıcı bir örnektir.

Bülent Ecevit diyor ki ;  Henry Kıssencer (dönemin ABD Dışişleri Bakanı) beni aradı ve dedi ki ‘Sayın Ecevit şu hatta durmanızı istiyoruz…’ Ben de dedim ki ‘Arkadaşlarla bunu müzakere edelim size haber veririz’ Kıssencer bana aramanıza gerek yok birazdan Genel Kurmay başkanı yanınıza gelecek ve bunu size bildirecek dedi ve telefonu kapattı.Birazdan da Genel Kurmay Başkanı geldi ve Sayın Başbakan şu hatta durmamız gerekiyor dedi”

Bu durum vesayet ve hegemonya altında yaşamaya alıştırılmış bir portre sunmuyor mu?

Kıbrıs‘ta kazanılan bu zaferden sonra kendisi “Kıbrıs Fatihi” olarak anılmaya başlanan Ecevit Küresel Çetenin entrikalarına boyun eğmek zorunda kalmış ve ilerideki politikalarını da o istikamette yürütmeye başlamıştı.Kazandığı bu ünvan ile tek başına iktidara geleceğini sanan Ecevit, koalisyonu bozmuştu.Toplumda kutuplaşmaların artmasına da zemin hazırlanmış  ve belkide siyasi  yaşamının en önemli hatasını yapmıştı.Terörün ayyuka çıktığı bir dönemece girilmişti artık.Daha sonra AP,MHP,MSP koalisyonları ile MC Hükümetleri kurulmuştu.

Bu dönem Küresel Çete açısından Erbakan başta olmak üzere milli damarların kesilmesi gerektiği bir dönemdir.İleride faili meçhul cinayetlerin artmasına zemin hazırlayacak entrikalar ve tezgahlar kurulmuştu Küresel Çete tarafından.Artık karanlık bir sürece girilmişti.Bir yandan bugün karşımıza FETÖ olarak çıkan örgüt sinsi bir şekilde askeri ve idari yapılanmayla örgütlenmeye devam ediyor bir yandan da PKK Terör Örgütü devlet destekli organize oluyordu.

Bu ifadelerle devleti itham altında bıraktığımız sanılmasın.Bu iddiamızı ileri de faili meçhul cinayetlerle çalkalanan Türkiye‘de Askeri Savcılık ve Devlet Bakanlığı yapmış birinci ağızdan dinleyebiliriz. Baki Tuğ...

Sonraki yıllarda basına yansıyan ve özel sohbetlerinde sıkça dile getirdiği bir anısı o dönem Türkiye’sinin nasıl bir vesayet ikliminde olduğunu anlatmaya yeterlidir.

Baki Tuğ anlatıyor…

Ben, Abdullah Öcalan ve arkadaşlarını ‘Şafak Bildirisi’ davasından yargılıyorum.MİT’ten bana bir yazı geldi ‘Abdullah Öcalan bizim elemanımızdır ona göre yargılayın…’ Ben de Öcalan’ı salıverdim”

Şimdi ne alakası var diyeceksiniz ama şu cümlemizin altını çizin.

Uğur Mumcu’nun öldürülmesini bu cümlede aramak gerekir.”

Uğur Mumcu bu iddiaları dile getiren yani ,  Abdullah Öcalan ve PKK‘nın gayrı resmi illegal yollarla devlet eliyle nasıl desteklendiğini kanıtlayan bir kitap yazma aşamasında idiYazmasın diye öldürüldü.

Bu olay sonrası Küresel Çete yine devreye girdi ve bu cinayetin arkasında “İslami Terör”  yapılanması kuşkusu ile İran‘ı hedef göstererek “Kahrolsun Şeriat” sloganları ile olayın derinliğinden bihaber olan halkımızı sokaklara dökmeyi başardı.

Baki Tuğ yıllar sonra bir TV proğramın da ” Mumcu , benden MİT ve PKK ilişkisinin olduğu belgeleri istedi, kitap yazacaktı.Buluşamadık ve öldürüldü….” diyecekti.

Derin Küresel Çete Şambala Örgütü o dönem devlete öylesine nüfuz etmişti ki  ” Ben MİT Müsteşarlığı yapmadım. CIA’nın Türkiye temsilciliğini yaptım” diyen Mit Müsteşarlarını da görecekti Türkiye.

Şimdi söyler misiniz bana hangi bağımsızlıktan söz ediyoruz..!

Daha sonraki yıllarda Özal‘ın karşı karşıya kaldığı Küresel Çete faaliyetlerine de rastlıyoruz.Körfez Harekatında Lozan’da emanet verilen Musul ve Kerkük baskı ve zulüm altında idi.Bu durumu gören Özal sınıra asker yığıp Musul vKerkük‘ün alınması konusunda ısrarcı idi.Ancak ne gariptir ki Ecevit‘in Kıbrıs Harekatında başına gelenler onun da başına gelmiş ve zamanın Genel Kurmay Başkanı Necip Torumtay’ın “Olmaz, böyle bir harekatı yapamam”  demesi üzerine istifa ettirildi.

Bu olaylar silsilesi bununla kaldı mı? Hayır..!

Sonraki yıllarda da kahraman Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis Paşa‘nın şehadet haberi ile karşılaşmaktayız.Eşref Bitlis Paşa o dönem Güneydoğu‘ya Amerika tarafından yerleştirilen ve Erbakan’ın da şiddetle karşı durduğu  “Çekic Güç” ün varlığından rahatsız olmuştu.

Eşref Bitlis Paşa,hem  kahraman bir asker hem de bir Bozkurt edasıyla “Çekiç Güç Güneydoğu’da Terör Örgütü PKK’ya yardım ve yataklık etmektedir.Derhal ülkeden çıkarılmalıdır…” açıklamasını yapmaktaydı.

Bu açıklamadan kısa bir süre sonra “buzlanma” nedeni bahane edilerek bir uçak kazasına kurban edildi.

Burada anlaşılmaktadır ki,Müslümanların ‘Ben Mü’minim ‘ diyenlerin iktidarla imtihanı çok zordur.Bunu nerede anlıyoruz?

Bin yıl süreceği iddia edilen 28 Şubat’ın postalları altında ezilen Türkiye’de tabana yayılmayan ,basında yer almayan, hiç kimseni bilmediği bir olay oldu.Mark Grosman ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Türkiye’ye bir talimatla gelir. Türkiye‘nin sınırlarını değiştirecekler. uygulanmak istenen plan şu idi. Türkiye‘nin Güneydoğu‘sunu Türkiye‘den ayıracaklar.Buna karşılıkta  Azerbaycan’ıGüneyini  İran’dan ayırıp biz veriyorlardı.

İşte tam bu noktada “Türk Derin Aklı” devreye giriyor.Bugün FETÖ diye karşımıza çıkan ve o dönem de Parelellerle birlikte yaşamak zorunda bırakılan devlet diyor ki; “Ben bugüne kadar bunların benimle beraber devletin içinde bulunmalarına tahammül ediyordum. Çünkü,onların kanatları altında varlığımı devam ettirebiliyordum.Kendi emniyetim için bunu yapıyordum.Ama şimdi bizzat benim müttefiklerim benim topraklarıma göz diktiler.”

İçerideki bu hain yapılanma karşısında “Türk Derin Aklı” devreye giriyor ve “Yeni Türkiye Stratejisini” belirliyor.Tam bu noktada Devlet Bahçeli’ye önemli görevler düşüyordu.28 Şubat koalisyonunu erken seçim kararı alarak yıktı.Dolayısıyla ABD tarafından gönderilen Mark Grosman‘ın bu hain planı devre dışı bırakılıyordu.Bu arada ilginç bir gelişme oldu.Abdullah Öcalan Türkiye’ye ABD tarafından teslim edilmiş karşılığında da Fethullah haini ABD’deki malikanesine yerleştirilmişti.

Kısa bir süre sonra da Başbakan Ecevit şu açıklamayı yapacaktı.Ben ABD’nin bize APO’yu teslim edişini ve çeşitli dayatmalarda bulunmasını hala anlamış değilim.diyecekti.

Bu yazı dizimiz boyunca anlattığımız hadiseler Türkiye‘nin nasıl bir hegemonya altında olduğunu göstermeye yetecektir.Daha önce de ifade ettiğimiz gibi,Türk Siyasi Yaşamında Liderler yapılan baskılar karşısında zaman zaman siyasi takıyye yapmak zorunda kalmışlardır.Ak Parti‘nin ilk yıllarında yaşadığımız Türk Askerinin başına çuval geçirilmesi olayı milli onurumuzu zedelemişti.Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın gazetecilerin kendisine “Efendim ABD’ye karşı nota verecek misiniz?  sualine verdiği “Ne notası Müzik notası mı” cevabı milli hafızamızı yaralamış gibi gözükse de buraya  kadar anlattıklarımızdan doğan gerekçeler göz ardı edilmemelidir.Tayyip Erdoğan o gün yaptığı takıyyenin karşılığını Beyaz Saray‘da Trump‘ın yüzüne karşı söylemiştir.Ne idi o..? Türkiye’nin Afrin Harekatı öncesi ABD‘nin Terör Örgütlerine binlerce tır silah yardımı yapmasını ve Türkiye‘yi hedef tahtasına oturtmasının doğuracağı sonuçlara katlanması gerekeceğini söylemişti.Beyaz Saray’da yaptığı konuşmada silah yardımını kesmesini aksi takdirde müttefiklik hukukunun dışına çıkarak tüm terör unsurlarının ayırt edilmeksizin vurulacağını tüm ABD’lilerin gözlerinin içine bakarak söylemişti.

Ve neticede dünyanın en gelişmiş ordularının bile bu kadar başarılı olmayacağı bir harekatla ABD’nin askeri karizması çizilmiş oldu.

2000 den 2007′ye kadar Tayyip Erdoğan Türkiye’yi Küresel Güçlere karşı oyalama,darbelerden koruma,vakit kazanmak için takiyye yapmıştır.Ne idi bunlar? BOB Eş Başkanlığı,İsrail’den ödül almalar,Özerklik şartları imzalamalar vs…

Peki Erdoğan bu dik duruş cesaretini nereden alıyordu…?

Yeni strateji gereği Türkiye Cumhuriyeti Devleti artık bundan böyle tarih boyu kan kusturan vasilerini bırakıp egemenlerin hegemonyasından çıkıp kendinden menkul bölgesel lider küresel aktör olma zorunda kaldığından ötürü “Yeni Türkiye Stratejisine“geçtiğinden dolayıdır.

Denilebilir ki yaşanan bu gelişmeler 15 Temmuzla birlikte bir vesayetten kurtuluş bir Hegemonyadan kurtuluşun miladı olmuştur.

“Türk Derin Aklının” ortaya koyduğu “Yeni Türkiye Stratejisi”  zalimlere karşı dik duruş mazlumlara karşı da şefkati “Dünya beşten büyüktür” diyerek tarihteki onurlu yerini almıştır.

Vesselam…

İlhan Nezor

Hegemonyadan Özgürlüğe adım adım(4)

Hegamonik baskı altında kalan Türkiye Nato’ya karşı Kore‘ye asker göndermek zorunda kalmış ve orada ödediği bedelin yeterli olmaması anlaşılınca “Çok partili demokratik bir rejim “ dayatması ile karşılaştı.Neticede 1946 yılı bu geçiş sürecinin başlangıcıdır.

Demokrat Parti‘nin iktidara gelişi ile daha önce Atatürk’ün önderlik ettiği Sadabat Pakt’ını biraz daha ilerletip Bağdat Pakt‘ı oluşturarak yeniden diriltmeye çalıştı.Ancak o dönem Ortadoğu coğrafyasında da operasyonlarına devam eden “Küresel Çete Şambala” bugün olduğu gibi Mısır üzerinden entrikalarına devam etmekteydi.Çünkü Mısır‘da yaprak kımıldasa Ortadoğu nezle oluyordu.Menderes’in bu girişimini önlemek için Küresel Çete Şambala ,Cemal Abdulnasır’la irtibat halindeydi.

O dönem Demokrat Parti’nin Dışişleri Komisyonu üyesi Gıyasettin Emre  bir anısında o süreci şöyle anlatır,

“Bir gün bir toplantıda Mısır Büyükelçisine şaka yollu dedim ki ‘Beni Mısır’a davet etmediniz’ deyince bana ‘davet ediyorum buyurun gelin’ Bunun üzerine Başvekil Adnan Menderes’e gittim.’Efendim Mısır Büyükelçisi’nden davet aldım’ deyince bütün telefonları kapattırdı ve bana dedi ki’ Gıyasettin Bey seni özel temsilcim olarak Cemal Abdulnasır‘a gönderiyorum git ona deki ‘Allah bütün zenginlikleri müslüman ülkelerin altına döşemiş dünyada zannedildiği gibi Amerika ve Sovyetler birbirinin düşmanı değildir.Ona söyle biz bir araya gelelim,birlik olalım.Bu, dünyada üçüncü bir güç olarak çıkmamızı sağlayacaktır.’ dedi.Ben bu mesajı Cemal Abdulnasır‘a söyledim. ”

Menderes‘in bu teklifinden sonra umulmadık gelişmeler meydana geldi.Cemal Abdulnasır , Irak‘ta Baas‘cılara darbe yaptırarak Kral Faruk‘u düşürdü ve Bağdat Paktı’nın kurulmasını engelledi.

Sonra ne oldu..?

Eski ABD Başkanı Ayzehover‘in dediği gibi “Politikada hiç bir şey tesadüflere bırakılamaz.Eğer toplumları sarsan bir hadise meydana geliyorsa bilinsin ki o daha önceden hazırlanmış ve uygulamaya konulmuştur.”

O yıllarda Saddam Hüseyin’in adı ön plana çıkar.Cemal Abdulnasır ve Jorc W Bush’un babası ve bölgedeki CIA temsilcisi tarafından Irak‘ın Başkanı olarak tayin edilmiştir.Bu bilgi Abdulnasır‘ın oğlunun hatıratında yazmaktadır.

O dönem Irak Ordusu Türkler tarafından eğitilmiş bir ordu idi.Irak’la olan askeri işbirliğimiz çok öncelerine dayanır. Irak‘ın Sammara şehrinin tarihide çok ilginçtir.Abbasi Halifesi Haçlı Seferlerine karşı ordusunu Türk’lerden seçiyordu.Şehvetli Arap kadınlarından korunmak için Sammara’yı sadece Türk Askerleri için oluşturulduğunu söylenir.

Neyse devam ediyoruz….

Menderes’in Bağdat Paktı‘nı kurma teşebbüsü  ve ayrıca 1955 yılında Ruslarla ‘nükleer antlaşmalar’ yapmaya karar vermesi vesayetin egemenleri tarafından bardağı taşıran son damla olarak görülmüştü.Neticede Menderes‘in öldürülmesi gerekiyordu ve öyle de oldu.

Yıllarca bize doğru olarak nakledilen bir yanlışı burada zikretmeliyiz.Menderes‘in idamında  ne CHP ne de İnönü’nün dahli vardır.Oğul Aydın Menderes bir anısında ” Annem Berrin hanım’la İnönü’ye gittik.Babamın idam kararı var.Engellemesi için yalvardık.Gözleri dolu dolu oldu ve dedi ki ‘elimden hiç bir şey gelmez.Yapabileceğim hiç bir şey yok’ dedi.

Buradan da açıkça anlaşılmaktadır ki, Menderes’in öldürülmesine Türk Silahlı Kuvvetleri  karar vermemiştir.Bugün olduğu gibi TSK içinde ki uşaklarını kullanmıştır.Egemen güç derin Küresel Çete Şambala örgütü “Öldürün” dedi ve biz de uyguladık.Dolayısıyla “Paralel Egemen Yapı” nın Cumhuriyetimizin kuruluşundan itibaren var olduğu anlaşılmaktadır.

Böylesine büyük hegemonya ve vesayet altında bulunan Türkiye derin Türk aklını devreye sokarak her türlü olumsuzluğa rağmen vesayet altına girmeyi vatanseverlik olarak kabul etmiştir.Çünkü,tek gaye Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını tüm bu zulümlere rağmen devam ettirmesidir.

Son günlerde İngiltere ile yakınlaşıp sıkıntılardan kurtulunacağı düşüncesi o dönem de var idi.İşte bu bağlamda Abdülhamid‘in İngiltere Kraliçesi’nin elini neden öpmek zorunda kaldığını daha önce zikretmiştik.

1960 darbesinde yanlış bilinen konulardan birisi de,Albay Alparslan Türkeş ve arkadaşlarıdır.Türkeş’in Menderes‘in katlinde baş rol oynadığı yalanıdır. İftiradır. Türkeş‘in Cemal Gürsel‘e ve İnönü‘ye “Sakın böyle bir şeye kalkışmayın memlekete zarar vermiş olursunuz” içerikli sayısız mektupları vardır.Bunun üzerine Türkeş Hindistan Yeni Delhi‘ye “Askeri Ataşe” olarak bir nevi sürgün edilmiştir.1960 darbesi ordu içerisinde yapılan bir darbe idi.Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları tutuklanıp içeriye atılarak yönetime el konulmuştu. Daha sonra süreci yönetecek “General” bulunamadığı için emekli olmuş Cemal Gürsel’i başa getirdiler.Bu durum egemenlerin vasilerinin nasıl devreye girdiğini göstermektedir.1980 darbesi de böyledir. ABD‘nin “Bizim çocuklar” dediği paşalar bu plana mecbur kalmışlardır .Eğer darbe yapmamış olsalardı onlara karşı başka bir darbe yapılacaktı.12 Eylül 1980′in asıl kahramanı Orgeneral Haydar Saltık’tır. Fetullah Gülen’in askerdeki komutanı.

Bu noktada önemli İstihbaratçımız Mahir Kaynak‘tan bahsetmeden geçemeyiz.

Kaynak,1970‘de bir MİT Görevlisi ve aynı zamanda da “Sol Örgüt” görevlisidir.O dönemde Askeriye içi bir darbe planlarının hazırlıkları yapılıyordu.Bu plan savuşturuldu anacak 12 Mart‘ta Hükumete “Muhtıra” verildi. Demirel o meşhur “Fötr Şapkası” nı da alarak gitmek zorunda bırakıldı.

Kaynak o günleri bir TV proğramında “Türkiye’de 12 Mart Muhtırası Amerika ve İngiltere’nin anlaşması üzerine verildi.”  dedi

Böyle bir yapılanma Türkiye‘de iktidarları bizim seçmediğimizi Küresel Güçlerin bize dayattığı bir “Demokrasi Oyunu” olduğunu göstermektedir.

Bütün bu vesayet ve hegemonya yapılanmasını bilmeyenler,haksız yere askere sövmektedirler.

Devam edelim…

Cumhurbaşkanı olarak İnönü’nün engelleyemediği bir idam kararını Türkeş‘in önlemesi elbette beklenemezdi.Bu ülkede hiç bir zaman Türk Silahlı Kuvvetleri darbe yapmadı.Egemenler öyle emretti.İçerideki maşalar devreye girdi.

İşte o tarihten sonra 1963′te bugün başımıza bela edilmek istenen FETÖ’ nün  kurulma aşamasına geldi.

(Devam edecek…)

İlhan Nezor

Hegemonyadan Özgürlüğe adım adım(3)

Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u Fethedince şu meşhur sözü söylemişti;

“Truva’nın intikamını aldım”

Mustafa Kemal‘de İstiklal Harbi sonrası Yunan Ordusunu yenince şu meşhur sözü söyler;

“Hector’ün intikamını aldım..”

Peki kimdir bu Hector..? Truva Komutanı.

Bu iki tarihi şahsiyetin sözleri birbirine çok benzemektedir.Demek oluyor ki tarihte öyle acı şeyler yaşamışız ki ecdadımız asırlarca intikam almanın hesaplarını yapmış.

Konu bağlamından uzaklaşmadan devam ediyoruz…

Bağdat ve Sadabat Pakt’lrının kuruluşu ve Mustafa Kemal…

Bağdat Pakt‘ı ilk İslam Birliğinin çekirdek nüvesidir.Türkiye,Irak,Pakistan,Afganistan …Ancak bu oluşum fazla yürütülemedi.

Balkan Pakt‘ı ise müstevilerin,küresel çetenin Balkanları Türkiye aleyhine örgütlemesini engellemek için ortaya konulan barış planlarıdır.

Atatürk‘ün Venizelos ile kol kola girmesinin nedeni Yunanıstan‘ı küresel çetenin figüranı olmaktan kurtarmak içindir.Bazı haddini bilmezler bu durumu halen dahi yadırgamaktadırlar. Oysa Mustafa Kemal‘i bu yakınlaşması Küresel Çeteye karşı bir göz dağı vermektir.Biraz derin düşünülürse bunun bir sebebi olduğu görülecektir.Yunanistan yıllarca bu küresel çete tarafından Türkiye‘nin başına bela edildi.Mustafa Kemalin bu yaklaşımı içeride haddi aşan yaklaşımlar olarak görülse de, soğuk savaş döneminde çok stratejik bir davranış olduğu yıllar sonra anlaşılacaktır.

Vesayet ve hegemonya altında olunan bir ortamda liderlerin davranış biçimleri arasında hainlik aramamalı mahkumluk aramalıyız.

Yakın tarihten çarpıcı bir örnek verelim;

Doğan Güreş Paşa‘nın Genelkurmay Başkanlığı döneminde Amerikalılar tatbikat sırasında Ege’de bizim bir hücum botumuzu vurdular.Beş Subayımız Şehit oldu.Halbuki o füzenin ateşlenmesi için on üç ayrı  emrin sıra ile yerine getirilmesi gerekmekteydi.Biz bu olayı kaza diyerek geçiştirdik.Halbuki hücum botumuzun vurulması kasten olmuştu.Nedeni sonra anlaşılacaktı. O dönem Nato içindeki Türk Savaş Uçakları Kosova‘da Sırp Mevzilerini bombaladığı için tatbikat esnasında bu mukabeleyi yaparak intikam aldılar.Sonraki yıllarda Doğan Güreş Paşa “Bu işi fazla deşmeyin” diyerek konuyu kapatmıştır..İşte bu durum Vesayet ve hegemonya altında olmanın getirdiği davranış biçimidir.

Maalesef bizler bugün bu vesayet altında olmayı yeteri kadar anlıyamıyoruz.

Dehşet verici örneklerle devam edelim…

İnönü’nün kız kardeşi Seniha Hanım  (Abdürrezzak Okatan ile evli) hatıralarında şu ilginç bilgileri vermektedir.

Benim kardeşim (İsmet İnönü) kurmay subay olana kadar beş vakit namaz kılardı.Ne zaman ki kurmay subay oldu namazı bıraktı.Bir düğüne gitmiştik,bizi solonun bir köşesine oturttu.Siz görünmeyin bir köşede kalın dedi.Çünkü biz içki içmiyorduk.Bizi adeta düğünde saklayarak misafir etti…”

Bu yaşam biçimi ile yetişen İnönü’nün sonraki yıllarda ki sapmaları ,üstlendiği misyon gereği vesayet ve hegemonya altındaki davranış biçimidir.

Bir başka çarpıcı örnekle devam edelim…

Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziğinin çalınması ve icra edilmesi Mustafa Kemaldöneminde yasaklandı.Ama buna rağmen Mustafa Kemal Türk Sanat ve Türk Halk müziğinin aşığı idi, kendisi özel olarak dinlemeye devam ediyordu.

Küresel çeteden gelen talimat böyle idi : Yasaklayacaksınız.

Gelelim vesayet ve hegemonya altında zaman zaman gündeme getirilen ve halen de güncelliğini koruyan başka bir konuya.

Ayasofya Meselesi…

Batı , Ayasofya’ nın aslına dönmesini ve kilise yapılmasını baskı yaparak dillendiriyordu.Biz ise onlar ,Ayasofya’yı Kilise yapmasınlar diye kaptıkaçtı bir Bakanlar Kurulu Kararı ile müze yaptık ki Kilise olmaktan kurtarılmıştır. Ayasofya‘nın Camiye dönüştürülmesi ise Türkiye‘nin tam bağımsızlığının ilanı olacaktır.Bütün bu yaşananları anlamak için özgürlüğün maliyetini ödemiş olanlardan olmak lazım gelir.

Vesayetin ne olduğunu anlamak için çok önemli örnekler vermeye devam edelim…

İnönü , İkinci Dünya Savaşı‘na Türkiye‘yi sokmak istememektedir.1930‘ardan itibaren konjektör gereği Alman yanlısı politikalar izlemiştir. Hitler‘in Avrupa hakimiyeti bunun bir sonucudur.Almanlarda ne oluyorsa biz ona adapte olmak durumunda kalıyoruz.Güç kimde ise vesayet onundur.

Cumhuriyet Gazetesi sahibi Yunus Nadi o yıllarda bir yazısında Hitler’i tenkit ettiği için hapse atılmıştı.

İngiltere ve Fransa‘nın Türkiyeyi savaşa sokma gayretlerine direnen İnönü  Amerika’dan gelen tehditlere aldırmadan  “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye’de içinde yerini alır” diyerek Rus vesayeti altına girmeyi yeğlemiştir.

Bu arada Türkiye “Cemiyet-i Akvam” bugünkü Birleşmiş Milletler’e katılmak istiyor. Türkiye‘yi zorda bırakmak isteyen Küresel Çete, hain bir planı devreye sokuyor ve Stalin’Kars,Ardahan ve Boğazları istetiyor.

Her taraftan eli kolu bağlanan Türkiye’nin bir yerlere sığınması gerekiyordu. Nato‘ya girmek istiyor ancak alınmıyor.ikinci Dünya Savaşına katılmadığı ,ülkesinde “Demokratik rejim olmadığı , Milli Şef olduğu,tek parti ile yönetildiği …” gibi gerekçelerle Cemiyet-i Akvam‘a kabul edilmiyor.

Kuşatma altında bulunan Türkiye, bugünkü Birleşmiş Milletlere (Cemiyet-i Akvam’a) katılabilmek için “Demokratik rejim ve çok partili hayata geçme” kararı almak durumunda kalmıştır.Ne acır ki Nato’ya bizi alsınlar diye Kore‘de şehit verdik. Denilebilir ki, Nato’ya girebilmenin maliyetidir Kore Şehitlerimizdir.

(Devam edecek…)

İlhan Nezor

Hegemonyadan Özgürlüğe adım adım(2)

Hegemonya altında varlık mücadelesi veren devlet adamlarımız arasında “hain”aramamalı “mahkum” aramalıyız.Müstevlilerin,emperyalistlerin,Türkiye’ye karşı darbe girişimlerine engel olmak için yaptıkları takıyedir.

Örneğin,İsmet İnönü’nün “Yeni bir dünya kurulur Türkiye’de içinde yerini alır” ifadesi ile başlayan ve sonrasında da 19 Mayıs 1944 Nutku olarak bilinen  Rusya‘ya karşı yakınlaşma bir zamanlar milliyetçi ayaklanmaları  körüklese de aslında politika olarak yapılan bir takiyedir. Henüz “Hegamonik vesayet” zincirini kıramamış bir ülke konumunda idik.

Bu bağlamda İnönü‘nün “19 Mayıs 1944 Nutku” ile başlayan süreç taşların yerinden oynayacağının habercisi idi..Bu konuşma aynı zamanda Türk Milliyetçilerine karşı Rus yanlısı açık bir Manifesto niteliğindedir.Yıllardır ülkemizde hakim kalmış ve neredeyse tüm sıkıntılarımızın nedeni olan siyasi anlayışın temelini teşkil eden bir konuşmadır. Bu nutuktan sonra Türkiye‘de bırakın Irkçı söylemleri Milliyetçi en ufak tavırlar bile devlet eliyle linç edilmeye kalkışılmıştır. Rusya‘nın Almanlar karşısındaki galibiyetinden korkan İsmet İnönü o meşhur nutkunda adeta Orta Asya ‘yı elinde tutan Rus‘lara;Biz TURANCI değiliz’ ve bize de düşman olmayınız’ mesajı vermeye çalışmıştır. Türkiye‘nin yıllardır yürüttüğü şahsiyetsiz dış politikasının temeli işte bu hegemonya altında takiyye yapmak  anlayışların ürünüdür.

Alparslan Türkeş ve dava arkadaşlarının bu tehlikeyi sezdikten sonra ‘sudan çıkmış balığa dönen’ İnönü her konuda olduğu gibi ne yazık ki dış politika konusunda da milli çizgiden çıkılmasına ön ayak olmuştur. Bu nutkun devamında gelen ‘Turancı-Türkçü’ avı sonrası adeta Engizisyon Mahkemeleri kurulmuş  Türkeş ve arkadaşlarına selam verenler dahi tutuklanmış ve devletin despot rejiminden korkan gazeteler Türk milliyetçiliğine adeta savaş açmışlardır. İşte Türk ülkesinde Türkçülüğün hor görülmesinin nedeni Hegamonik vesayet altında bulunan ve takiyye yapmak zorunda kalan İnönü ‘ ye dayatılan uygulamalardır.

Bunları içerisinde en acı olanı da “Boraltan hadisesidir” 

Hegamonik baskı altında kalan Türkiye o dönemde tarihin en korkunç katliamına imza atmak zorunda kalmıştır.Cumhurbaşkanı Erdoğan  Başbakan sıfatı ile Meclis’te yaptığı bir konuşma da bu hadiseyi şöyle nakletmiştir.

CHP’nin on yıllar boyunca,üstünü örtmeye çalıştığı, unutturmaya çalıştığı bu olay maalesef gerek Türk,gerek Azeri tarihine acı bir olay olarak kazınmıştır.1945 yılında 146 Azerbaycan‘lı aydın Stalin zulmünden kaçıyor. Aras Nehri üzerinden Boraltan Köprüsü’nü geçiyorlar ve Türkiye‘ye sığınıyorlar.Azeriler öz gardaşlarının yurduna gelip öz gardaşları ile kucaklaşıyorlar. Stalin ,Türkiye‘den bu Azerilerin derhal iadesini istiyor.Dönemin CHP Hükumeti Aras Nehri’nin kenarındaki sınır karakoluna telgraf çekiyor ve mültecilerin iade işleminin gerçekleştirilmesini istiyor.Karakol Komutanı gözlerine inanamıyor.Emri defalarca teyit ettiriyor.Ancak Ankara’dan CHP Hükumetinden kesin ve net emir geliyor: Azerileri teslim edin...Durumu anlayan Azeriler Türk askerlerinin boynuna sarılıp yalvarıyor.’ Ne olur bizi teslim etmeyin,bizi burada siz kurşuna dizin,kendi toprağımızda,kendi öz gardaşımızın,kendi öz bayrağımızın altında bizi siz öldürün ‘ diyorlar. Ancak Ankara’dan gelen emir nettir.Karakol Komutanı çaresiz bu 146 Azeri kardeşimizi teslim ediyor. Boraltan Köprüsünü geçen Azeriler köprünün hemen karşısında Türk Askerlerinin,Türk Subaylarının gözleri önünde elleri bağlanmış olarak infaz ediliyor.Karakol Komutanı’nın bu elim manzara sonrasında intihar ederek canına kıydığı söyleniyor.Bu acı hadiseden geriye çok ama çok acı bir ağıdın dizeleri kalıyor.

Boraltan bir köprü/ Aşar geçer Arası
Yuğsan Aras suyuyla çıkmaz yüzün karası.
Düşman bekler karşıda önüne kattı beni
Can alınan çarşıda gardaşım sattı beni.
Dönüp seslendim geri,merhametsiz birine
Beni siz vursaydınız şu gavurun yerine…”

Bu acı hadise ile Rusya‘ya verilmek istenen mesaj “Biz Turancı değiliz” olmuştur.Azeri kardeşlerimizi gözlerimiz önünde kurşuna dizdirmek nasıl bir hegemonya altında oluşumuzun açık bir göstergesi değil midir?

Kuruluşunun ilk yıllarında On Üç milyon nüfusa sahip olan Türkiye,yetişmiş elemanlarını Çanakkale‘de şehit vermişti.Kalan nüfusun yüzde 90′ı kadın,çocuk ve yaşlılardan oluşuyordu.Dolayısıyla parasız , silahsız ekonomik verilerden uzak bir yaşam ,sadece Türkiye Cumhuriyeti ibaresini kurtarmak için Hegemonya ve vesayet altına girmeye mahkum edilmiştir.

Vesayetin ve hegemonya kurallarının nasıl uygulandığını görmek ve rapor etmek için de başta İngilizler olmak üzere batılı komiserler de ülkemizde cirit atıyordu.

Nasıl bir Hegemonya altında olduğumuza ve bu vesayetin ülkeyi yönetenlere nasıl sirayet ettiğine çok çarpıcı ve içimizi yakan bir başka örnekle bu bölümü bitirelim;

Ahmet Süreyya Örgeevren, 1960′ lar da Dünya gazetesinde yayınlanan hatıratında, duruşmalar esnasında yaşanan ilginç ve trajik olaylara yer veriyor.

Bir gün mahkemeye kara yağız, yiğit bir Kürt genci getirdiler. Hakimler sorguya çekti. Türkçe bilmediği anlaşılınca, hakimler danıştılar ve delikanlının idamına karar verdiler…”
Mahkemenin idam gerekçesi dehşet vericidir: Türkçe bilmeyen bir kimseden bu memlekete hayır gelmeyeceğinden idamına…” “Hemen o gece çocuğu götürüp astılardiyor.
Baş savcı, daha sonra bu olayın etkisinden kurtulamadığını anlatıyor: “Dağkapı’da Yalova adlı küçük bir otel vardı. Orada kalıyordum. Uyur uyumaz, o Türkçe bilmeyen çocuk rüyama girerek boğazıma sarıldı ve Türkçe, niye beni bıraktın beni idam ettirdin? diye tehdit etti. Sabaha kadar bu hal iki-üç kere tekrarladı. Deliye dönmüştüm…”
 

Sabahleyin, mahkemeye gittim ve hakim arkadaşlara dedim ki, ‘Birader, Türkçe bilmeyenleri asarsak tüm-Diyarbakırlıları, hatta tüm doğuluları asmamız lazım. Biz buraya suçluları cezalandırmaya geldik.’ Rüyada başıma gelenleri onlara anlattım.

Mazhar Müfit ve Öteki hakimler, ‘sen karışma, bu bizim işimizdir’ dediler. Bende savcı’lığımı ileri sürdüm, aramızda münakaşa ağız kavgasına kadar ilerledi. Ben ve onlar şifre ile durumu Ankara’ya bildirdik. Bir hafta sonra şu telgrafı aldım:

“Ahmet Süreyya Bey, Diyarbakır İstiklal Mahkemesi Baş Savcısı:
“Gayemiz, Kürtlerin ve Kürtçülüğün kafasının ebediyen ezilmesidir. Hakim arkadaşlarınla anlaş. Gözlerinden öperim.”  (Başvekil İsmet İnönü)

Artık hiç kimse Türkiye‘nin uzun yıllar özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi verdiğini söyleyemez.Eğer bu ülkede “ Türkçe bilmediği için memlekete hayrı olmayacağına ve idamına …” hükmeden mahkeme kararları var ise ki olmuştur,  nasıl bir  Hegemonya ve baskı altında olduğumuz görülmektedir…

(Devam edecek…)

İlhan Nezor