“Gel bakalım Mariam..!”

Screenshot_20190109-111616

31 Mart Yerel seçimleri ve akabinde yaşananlar bir çok konuyu yeniden ele almamıza vesile olacak sonuçlar meydana getirdi.Kimilerine göre “mundar “ kimilerine göre de “alın teri” olan bu seçimler aslında her iki tarafında “eksen kaymasından” kaynaklanan kaos ortamına doğru sürüklendiğimizin bir göstergesidir.

Biz , seçim sonuçları üzerinden konuyu ele alacak değiliz.Şu veya bu şekilde yetkili kurulların denetiminde gerçekleşen seçimler ülkemize hayırlı olsun.

Biz, Ak Parti’nin bu süreç içerisinde neden-sonuç ilişkilerine değinecek ve özellikle Büyükşehirlerde uğradığı ŞOK‘a tanıklık edeceğiz.Ak Parti günahtan kaçarken günaha bulaşmış ve adeta kendi ayağına kurşun sıkmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın dile getirdiği “metal yorgunluğu” adeta dişlileri patlatmıştır.Dolayısıyla bu sonuçlar süpriz olmadı. Ankara’yı kaybedeceği, Ankaralıların böyle bir durumda yapılan hizmetleri göz ardı edip “etnik milliyetçilik” yapacağı hesaba katılamadı.İstanbul’da bir takım hesapların yapıldığı da aylar öncesinden ortada idi.

Ancak beni hayrete düşüren ise anlı şanlı yazarların yazılı ve görsel basında bu durumu ele alış biçimleri oldu.”Denize düşenin yılana sarılması “ misali kendi içlerinde hesaplaşmayı “edebi bir dille” anlatma gayretleri adeta pes dedirtti.

Kimileri ; AK Parti‘nin İstanbul ve Ankara başta olmak üzere Türkiye nüfusunun yarısını oluşturan Büyükşehirleri neden kaybettiğini tartışırken bu sorunun bir çok cevabı olduğunu sıraladı “Üç dönem AK Parti’nin en büyük handikaplarından biri oldu. Bu kural nedeniyle partinin olgunlaşmış hafızası tamamen silindi.Bu kural nedeniyle partinin çekirdeğini oluşturan ağabey konumundaki herkes bir tarafa savruldu. Hepimizin on yıl önce isminden övgüyle bahsettiği pek çok bakan, milletvekili, belediye başkanı ya da il teşkilat başkanı sistem gereği kenara çekildi.

Yerine gelenler, onların tecrübelerinden faydalanmak yerine, izlerini silmeyi tercih etti.İkinci büyük sorun ise Erdoğan’ın etrafındaki sadık insanların uzaklaştırılmasıyla başladı. Bunlardan bazıları çeşitli ayak oyunlarıyla, bazıları ise siyasi manevralarla uzaklaştırıldı.”
Çok uzağa bakmaya gerek yok, şöyle yakın döneme bir bakalım.
17/25 Aralık’ın kahramanlarından ve Erdoğan’ın sadık dostlarından Efkan Âlâ yok. Bugüne kadar verilen her görevden alnının akıyla çıkan Fikri Işık yok. Gerek İstanbul İl Başkanlığı gerekse bakanlığı döneminde herkesin saygı ile izlediği Mehmet Müezzinoğlu artık yok.
Bakanlığı döneminde sağlıkta reform yaparak ismini Cumhuriyet döneminin en başarılı bakanları arasına yazdıran Recep Akdağ yok. Enerji Bakanlığı döneminde herkesin takdirle izlediği Taner Yıldız yok…
Sadece bakanlar üzerinden gitmeyelim, biraz da milletvekillerinden bahsedelim isterseniz.
15 Temmuz darbe gecesi Erdoğan’ın Atatürk Havalimanı’na indiği görüntüleri açıp izleyin. Erdoğan’ın bulunduğu kalabalığın üstünde FETÖ’cü teröristlere ait bir helikopter tur atıyor. Helikopterdeki eli silahlı teröristlerden biri namluyu doğrulttuğu kalabalığın içinde Erdoğan’ı arıyor.
O anlarda Erdoğan’a bedeniyle siper olan iki isim var. Bunlardan birisi eski İstanbul Milletvekili Metin Külünk.
Metin Külünk artık partide yok!”
Tarzlarını, üsluplarını seversiniz ya da sevmezsiniz bu ayrı mesele. Ama Erdoğan’ı bugüne kadar Ekranlarda delice savunan iki isim vardı. Mehmet Metiner ve Şamil Tayyar…
Onlar da artık yok!
Bekir Bozdağ, Vecdi Gönül, Beşir Atalay, Cemil Çiçek, Mehmet Ali Şahin, Nabi Avcı, Faruk Nafiz Özak, Mehdi Eker, Eşref Fakıbaba, Veysel Eroğlu…
Her biri ayrı bir siyasi tecrübe olan bu isimlerin artık hiçbiri yok!”(Süleyman Özışık)
Bir diğer göbekten bağlı yazar ise Abdurrahman Dilipak  , “Akibetlerine doğru koşuyorlar” diyerek şu satırları kaleme alıyordu “Korkarım AK Parti’deki AKP’liler kaçtıklarını sandıkları akıbete doğru koşuyorlar.” uyarısında bulundu.Ekonomi ve politikayla ilgilenenlerin mutlaka Siyasetname, Pendname, Fütüvvetname, Emanname eserlerini okumaları gerektiğini söyleyen Dilipak, bu eserleri okumayanların yerli ve milli olamayacağını hatırlatarak  ‘Mallarınız, canlarınız, sevdikleriniz sizin için fitnedir”. ayetini hatırlatarak “Siyaset, servet, makam, şöhret, ihtirasla istediğin her ne ise o şey her zaman dua ile istenen bir belaya dönüşebilir” dedi. Yazısında “Ahmet Özal ile ANAP zirveden zemine nasıl çakıldı?” sorusunu gündeme getirdi.

 İhtirasları yüzünden o midelerini şişiren haram lokmaları bir gün kusturacaklar onlara ve o sefa günlerinin arkasından kapılarını çalacak sefalet günlerinin faturasını ailelerine, çocuklarına ödetecekler. O zaman bir dost da bulamayacaklar. Cehennem, bir mezarın ölüyü beklediği gibi bekler onları!

 

Güzel şeyler yaptıklarını söyleseler de, o güzellikleri çirkinliklerini gizlemek için gözümüze sokmaya çalışıyor sanki birileri. Oysa Allah her şeyi görüyor, duyuyor, biliyor. “Ağuyu altın tas içinde bala karıştırıp sunanlar”, sıradan bir hırsızın yaptığından daha kötü bir şey yapıyorlar. Bir hırsız bir bağdan bir bostan çalar. Rüşvetçi biri bir bostan karşılığı bir bağı satar! Üç kuruşluk güzel bir işi 13 kuruşa yapıp, gözümüzü boyamaya çalışanlar yedikleri haltı görmediğimizi sanmasınlar.

Onlara hatırlatmak gerek: “Cehennemin yolları iyi niyet taşları ile döşelidir”.
Bir siyasimize vefatından önce “aile ve dava” işlerinde şeffaf bir düzen kurulması gerektiğini, para ilişkilerinin söylentilere sebep olmayacak şekilde halledilmesi gerektiğini yazmıştım. Birileri çok kızmıştı. Peki, sonra ne oldu? Dünden bugüne değişen ne var? Sadece parti değil, vakıflar, cemaat hesapları, çok ortaklı işletmeler, hangi birini sayayım ki!
                                                   * * *
Evet böyle diyorlardı bizim cenahın kalemşörleri. Katılırsınız katılmazsınız bilemem ama benim bu süreci değerlendirmem çok farklı olacak.
Çok taze bir olay…Hatırlarsınız...Muharrem ince; Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybedince çıktığı bir TV proğramında “Biz aslında ‘Gel bakalım Muharrem buraya denilince o gün seçimi kaybettik.’ açıklamasında bulunuyor ve CHP’de ki siyasi ahlakın zaafa uğradığına dikkat çekiyordu.
İşte “Bam Teli” dediğimiz yer de tam burası.
Peki “ne alaka?” diyeceksiniz.
Evet doğru bunun Ak Parti ile ne alakası olabilir ki !!!!
Evet var hem de çok…
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan son atama kararnamesini imzalarken “Gel Bakalım Mariam “ deyince kaybettiği gün olmuştur.Evet Dilipak’ın dediği gibi “Korkarım AK Parti’deki AKP’liler kaçtıklarını sandıkları akıbete doğru koşuyorlar.”
Peki kim bu Mariam…? Neden bu kadar önemli..?
Kur’anı Kerim’in üzerine Amerikan Pasaportunu koyup “Bom viatge a mi -Bana yolculuk gözüktü” yazarak hangi mesajı vermek istemiştir.
(Devam edecek)
İlhan Nezor.

Bahçeli’yi anlamak..!

bahceli-karagumruk-pozu-dik

Son bir kaç ayın gündem maddesi Sn Devlet Bahçeli‘nin ülkenin karşı karşıya kaldığı saldırılar karşısında siyasi ihtirasları bir kenara bırakıp şartsız Ak Parti Hükumetini destekleme kararı alması oldu.

Ak Partiye karşı özellikle 17-25 Aralık sürecinden sonra en keskin muhalefeti yapan, hatta öyle ki tartışmayı aile bireylerine kadar indirgeyen  “Ver Bilal’i al iktidarı…” diyecek kadar tartışmayı başka mecraya çeken Bahçeli‘deki bu keskin fikir münazarasına değineceğiz.

Başlayalım…

İstihbarat dünyasında sıkça anlatılan bir hikaye vardır…

Hayatında hiç tren görmemiş çölde yaşayan ve demir yolu raylarının yanında oturan bir adamla ilgili hikaye anlatılır ; Adam , yaklaşan trenin sesini duyar.Ama ne olduğunu anlayamaz.Sonunda büyük bir şeyin ona doğru yaklaştığını görür.Trenin ne olduğunu bilmediği için yerinde durur ve tren ona çarpar.Her nasılsa ölmez.Hastanede bir süre kaldıktan sonra eve döner ve arkadaşları ona hayatta kalmasının anısına bir parti düzenlerler.Birisi çay yapmak için ocağa demliği koyar.Adam kaynayan suyun ıslığını duyunca hemen eline baltayı alır ve mutfağa koşarak demliği parçalar.Bunu neden yaptığını soran arkadaşlarına da :“Şunu söylememe izin veriniz.Böyle şeyleri küçükken öldürmek gerekir “der.

Anlatılan bu hikaye ünlü Mossad ajanı Victor Ostrovsky‘in yazdığı ” İhanet Çemberi Mossad “ adlı kitaptan alınmıştır.ABD‘de yayınlandığı ilk gün 120 bin adet satar.Ancak Yahudi Lobisi‘nin devreye girmesiyle piyasadan toplatılır.

Bu örneği neden verdik..?

Psikolojik bir olguya dikkat çeken bu pasaj adeta kitabın özeti durumundadır.İnsanlar üzerindeki şartlı reflekse verilebilecek güzel bir örnektir.İnsan yaşamında iz bırakan ve hiç unutamayacağı bir olayı geçmişe yönelik çağrışım bulutlarıyla tepkiselleştirmesi açısından son derece önemlidir.Kaynayan çaydanlığın çıkardığı “ıslık sesini” trenden gelen “siren sesi “ ile çağrıştırmak ve “küçükken başı ezilecek bir olgu” olarak kabullenmek rutin kontrollerin yapılması anlamına da gelmektedir.Aksi halde ağır sonuçlarına da katlanılmalıdır.

Mossad Ajanları arasında sıkça anlatılan bu hadise aslında devletlerin istihbarat çalışmaları açısından da son derece önemlidir.Eğer bir ülke , stratejik bakımdan öneme haiz çalışmalarını bu ” ıslık sesi “ metodu ile yapmıyor ise bir gün trenin kendisine çarpmasından kurtulamaz.

Bu bakımdan tarihimizin en karanlık yıllarını teşkil eden 1993‘lü yıllar başta faili meçhuller olmak üzere devlet adamlarına ve akademisyenlere yönelik terör hareketlerinin yoğun olduğu yıllardır.İşte böyle bir ortamda devlet adamlığı vasfı önem kazanmaktadır.Diğer bir ifade ile “Islık Sesi” ni zamanında duymalı ve önlemini almasını bilmelidir.

MHP Lideri Devlet Bahçeli , Özellikle 15 Temmuz‘dan sonra bu “Islık Sesini” duymuş ve Ülkücü iradeye kulak vermiştir.Ülke menfaat ve çıkarlarını , şahsi ve partiler üstü çıkarlara tercih etmiştir.

Böyle durumlarda bu haysiyetli ve onurlu davranışı sergilemek MHP ‘nin genetiğinde vardır ve ülkenin çıkarları söz konusu olduğunda bu duruşu geçmişte de defalarca sergilemiştir.

Tarih boyu türküleri , ağıtları  ve ezgileri ile kendisini ifade eden bir kültürün varisleriyiz.Dolayısıyla halk türküleri karşısında anadan doğma şair bile olsanız ,bu asil milletin gerçekleri ile yüzleşmek , söylediklerinizi ve düşüncelerinizi defalarca sorgulatır bir hale getirebilir.

” Anadan doğma şairim

Şiiri ayak seslerinden tanırım

Nerede bir halk türküsü duysam

Şairliğimden utanırım…”

Böyle diyordu Şair Bedri Rahmi Eyüboğlu bir şiirinde.

 

Şurası iyi bilinmelidir ki, Ülkücü Hareket ” Kullanılma hakkımız yüce Türk Milletine aittir” diyerek  tarihte örneğine az rastlanır bir “Mensubiyet Şuuru “göstererek  kendisini sorumlu hissetmiş ve her türlü bedel ödemeyi de göze almıştır. Bu nedenledir ki,15 Temmuz‘da Tankların üzerine çıkıp , Bozkurt işareti ile o şanlı direnişe imzasını atmıştır.Denilebilir ki Bedr’in Arslanları ancak bu kadar şanlı idi.

Şimdi gelelim konumuza;

Bilge Lider Alparslan Türkeş‘in vefatından sonra Ülkücü Hareket çeşitli kulvarlarda yer aldı.Bunda lider değişikliğinin de etkisi büyüktür.

Bahçeli ile başlayan süreçte ülkücü bir kesim, fikir ayrılığına düşmüş ve kendilerini siyasi gelişmelerin akışı içinde rolantiye çekmiştir.Siyasetin doğasında olması gereken parti içi demokrasi , liderler açısından sıkıntılı bir durumdur.Bu Bilge Lider Türkeş döneminde de böyle idi.

MHP  yapısının adeta Troykası olan “Lider-Teşkilat-Doktrin” manifestosu artık ülkücüler tarafından sorgulanır hale gelmişti. Özellikle 1990’lı yılların başında oluşan siyasi yelpazeye göre şekillenen gelişmeler , MHP‘de ideologya örgüsünün hangi mecraya kayacağı merak konusu olmuştu.

Hele hele 1991 seçimleri ve sonrasında yaşanan gelişmeler bu konuda kırılma noktası olmuştur.Bugün , Devlet Bahçeli‘nin referandum tartışmaları ile başlayan süreç, 1991de Türkeş‘in DYP-SHP Hükumetini desteklemesi ile de yaşanmıştır.Öyle ki, Bilge Lider Alparslan Türkeş adeta kendi evlatları tarafından hesaba çekilmiş ve yalnızlaştırılmıştır.

O günlerin konjektörü gereği Ülkücüler haklı olarak , SHP kontejanından Meclise giren PKK sempatizanı HADEP‘lilerin mevcut olduğu bir Hükumete nasıl olur da destek verilirdi?

İşte cevabını beklenen soru buydu?

O yıllarda genç bir Üniversite talebesi olarak Teşkilatlarda görev almış ve bu soru ile sık sık karşılaşmıştım.Yukarıda ifade ettiğim gibi “Lider-Teşkilat-Doktrin” den oluşanTroyka izdüşümü her ne kadar kabullenemesek de  bizde ” Mutlaka Başbuğ’un bildiği bir şey vardır” sorgulanamazı(!) ile karşı karşıya bırakıyordu.Denilebilir ki, MHP içerisinde büyük kopuş böyle başlamıştır.Yaşanan gelişmeler üzerine ,cevabını bekleyen soru yaklaşık bir yıl sonra Bilge Lider Alparslan Türkeş tarafından verilmişti.

Konya‘da yayın yapan Sun TV‘nin arşivinde bulunan bir Ropörtajda Türkeş bu durumu “ Hükümet, programında 12 Eylül’ün bütün kalıntılarını ortadan kaldıracağını taahhüt etmiştir. Koalisyon protokolünde de buna önem vermiştir. 12 Eylül Türkiye’ye çok zararlı olmuştur. Ayrıca memleketimizde istikrar bulunmasını istiyoruz. Anayasa’yı da değiştirip, Anayasa’daki yanlışları düzelteceklerini taahhüt ettiklerinden kendilerine güvenoyu vererek destekledik.” açıklamasını yapıyor. Böylece, darbe anayasasının değiştirilmesine ne kadar önem verdiğini ortaya koyuyordu.

Dönemin DYP-SHP koalisyonunun protokolünde, ‘Demokratikleşme’ başlığı altında şu ifadeler yer alıyordu: “(…) 1982 Anayasası hazırlanış, sunuluş ve kabul ediliş süreci, şartları ve içeriği ile ülkemizin demokratik gelişmesi önünde çok önemli bir engel olarak durmaktadır. 20 Ekim 1991 genel seçimleri öncesi yukarıdaki düşüncelerden hareket eden hemen hemen bütün siyasî partiler, bir anayasa değişikliği gereğini dile getirmiş, bu arada DYP ve SHP tümüyle yeni bir anayasanın yapılması gereğinde benzer görüşler ortaya koymuşlardır.(…)”

Protokolün devamında 82 Anayasası‘nın değişme gerekliliği madde madde sıralanmıştı. MHP lideri Alparslan Türkeş, yukarıdaki taahhütleri de göz önüne alarak 49. Hükumet olarak kayıtlara geçen 7. Demirel Hükumetine güvenoyu verdi.

Bizim o yıllarda bir türlü anlam veremediğimiz bu davranış karşısında Alparslan Türkeş bir kez daha Bilge Lider olduğunu kanıtlamıştır. PKK sempatizanı HADEP’lilerin  SHP kontejanından Mecliste yer almasını o günkü demokrasi anlayışı ile algılayamamış ve onlara destek vermenin yine onlarla mücadele edilmeyeceği veya edilemeyeceği anlamına gelmediğini , burada önemli ve asıl olan milletin sırtına bir kambur gibi yüklenen , demokratik kurumların işleyişini yavaşlatan,temel hak ve özgürlükler karşısında dirençli bir şekilde duran algı imparatorluğundan  kurtulmak olduğunu kavrayamamıştık…

İşte bugün Sn. Bahçeli‘nin karşılaştığı durum yukarıda anlattıklarımızdan farksızdır.Ortak kaderi paylaştığımız vatan coğrafyası üzerinde Küresel Şambala Örgütünün hain planları Türkiye üzerinde yoğun bir şekilde uygulanmak istenirken Devlet Bahçeli‘den ancak böyle bir milli duruş beklenebilirdi. Sınırlarımız boyunca namlular bize doğru çevrilmişken,Zarrap davası ile Türkiye yıpratılmak istenirken , Ortadoğu‘da bütün emperyalist oyunları bozan ve ABD‘nin pabucunu dama atan Türkiye saf dışı bırakılmak istenirken Devlet Bahçeli‘den başka nasıl bir duruş beklenebilirdi ki.

Son olarak ülküdaşlarımıza çağrım şudur;

Olayları tarih şuuru içerisinde değerlendiriniz…Tarih Babanın “Beni de anlat” diyerek arşivlerine kaydettiği olayları milli süzgeçten geçiriniz.Her şey affeder ama tarih asla affetmez. Milli Şuurda küçücük bir eksen kayması ileride geniş açılara tekabül eder ve telafisi kolay kolay onarılamayacak büyük yaralar açar.

Dün Bilge Lider Alparslan Türkeş‘in yaşanan olaylar karşısında duyduğu “Islık Sesi” ne ise bugün Devlet Bahçeli‘nin de duyduğu “Islık Sesi” aynıdır.

Sn.Devlet Bahçeli yaklaşan tehlikeyi görmüş ve Horasan Yolu‘nun takipçisi olarak “Islık Sesi” ni duymuş ve : “Bu tür şeyler başı küçükken ezilmelidir” diyerek AK Parti‘yi desteklemekle safını belli etmiştir.

İlhan Nezor

Kablumbağa’ları terbiye etme zamanı..!

collage

Ne demiştik ; “Aşk ve muhabbet insanıysanız veya bir dava adamıysanız iki seçeneğiniz var demektir.Ya seyirci olacaksın ya da oyuncu…Ya çekiç olup zamanında vuracaksınız ya da örs olup sabit duracaksınız.
Oyuncu olursan, hayatın tozunu dumana katarsın.Eğer seyirci olmayı tercih edersen , tozu dumana katanların tozunu yutmak zorunda kalırsın…”

Bazı dostlarımız  “Başkanlık” seçimine dair ne tür bir analizimizin olacağı yönünde düşüncelerimizi merak ediyorlar.

Aslında bunun bir çok yazımızda cevabını vermiştik.Son sözü,her zaman millet söyler.Milletimizin “Cumhur İttifakı” ve “Erdoğan” dan yana tercihini yapması ,daha önce de ifade buyurduğumuz gibi “Otacı Döneminin” başladığının habercisi idi. Erdoğan‘ın Cumhurbaşkanlığı ve Binali Bey’in Başbakanlığı ile başlayan yeni süreçle birlikte, alınan cesur karar ve zalimlere karşı dik duruş ,eski bir “Çin Öyküsünde” olduğu gibi “Küçük Otacının” damarları açıp,şuruplar hazırlaması gibiydi.

Ak Parti’de Otacı dönemi başlıyor” başlıklı yazımızda bu hikayeyi anlatmıştık. Ne idi o..?

Bir zamanlar bir Çin soylusu,zamanının en önemli bilim adamlarından müteşekkil üç kardeş Otacı‘dan (Bitki bilimci) en küçüğüne,aralarında hangisinin üstün olduğunu sorar.

Küçük Otacı cevap verir;

En büyük ağabeyim hastalıkların ruhunu görüp , daha ortaya çıkmadan yok ettiği için şöhreti evinin duvarlarından dışarı çıkmaz.

Ortanca kardeşim,hastalıklar ortaya çıktığı anda yok eder.Bu nedenle onun şöhreti yaşadığı mahallenin dışına çıkmaz…

Bana gelince ,ben damarları açar ,şuruplar hazırlar,masaj yaparım.Bu nedenle şöhretim her yere yayılır.Şimdi ben size sorarım hangimiz daha üstündür?”diyerek cevap verir.

Peki bu örneği neden vermiştik..?

Türkiye,özellikle son yarım asırdır içinde bulunduğu hantal yönetim şekli ile kabuk değiştirmenin haklı mücadelesini vermekte idi.Bu mücadele yıllardır atanmış “oligarklar” tarafından hep engellendi. Saltanat ve çıkar kavgaları Türkiye’yi bu haklı mücadelenin içerisine itti.

Uyuyan dev ,derin Türk aklının”  bir an önce uyanması ve devreye girmesi an meselesi idi.“Hegemonya ve Vesayet” altında ezilmişlikten “Özgürlüğe giden bir yol” bulunmalı idi.“Ya Örs olup sabit durmaya devam edecektik ,yada Çekiç olup zamanında vuracaktık”

Türkiye tercihini yapmak zorunda idi.

Ve bu tercih birilerinin huzurunu kaçırsa da “Türk Tipi Başkanlık Sistemi” n den başkası olmazdı.

Kamuoyunun nabzını tutan araştırmacılar Erdoğanın artık “doğal bir lider” gibi görüldüğünü ve o nedenle her hangi bir endişeye gerek olmadığını ifade etmektedirler. Erdoğana olan güvenin,onun haklarını koruyacağı’ ortak paydasında birleşiyor.Tabanın Erdoğana büyük bir sadakat ve bağlılık duyması Türkiye‘de artık “fiili bir Başkanlık” sisteminin oluştuğunun ifadesi anlamına gelir.

“Ütopik yaşam felsefesini” kafasında kurgulayanların bu büyük oluşumu anlamaları beklenemez.Onun içindir ki çeşitli komplo yöntemleri ile siyasi lider ve değişim peşinde koşanlar , Ak Parti ve tabanında ki bu asil duruşu , davası için nefis muhasebesi yapıp her türlü heva ve hevesi ayaklar altına almalarını anlayamazlar.Bilmezler ki,Ak Parti kollektif akla ve iştişare geleneğine sıkı sıkıya bağlıdır.Bu nedenledir ki,en ufak bir gerilim yaşanmamaktadır. Ak Partiyi geleneksel siyasi argümanlarla değerlendirmek yanılgıya götürür.Çünkü Ak Kadrolar,siyasi oluşumları araç olarak kabul eder ve millet adına kutlu amaçlarına hizmette kullanırlar.

Son seçimlerden çıkan sonuç, yükselişi önlenemeyen ‘Yeni Türkiye‘ nin “damarları açmaya,şuruplar hazırlamaya” muktedir bir değişime ihtiyacı olduğu gerçeğinin bir tezahürüdür.

Daha da ileri gidelim ve diyelim ki; Osman Hamdi Bey’in o muhteşem eseri “Kablumbağa terbiyecisi” tablosunu hatırlayın.

Bir makalemizin başlığı “Artık Kablumbağa’ları terbiye etme zamanı gelmiştir” idi.

Bugün “Yeni Türkiye ve ileri demokrasi” ile birlikte bu terbiye dönemi başlamıştır.Şimdi o yazımızı hatırlayalım ve bu güne ışık tutalım.

“Osman Hamdi Bey, tüm bu çalışmaları yaparken çağının hantal ve bürokratik yapısıyla alakalı mücadelesine dikkat çekmek istemişti.Antik eserlerin pek rağbet görmediği bir toplumda sanatçıyı önemseyen bir algı oluşturmak gayreti içerisinde idi.İttihatçı istilası ve ihtilali hengamesinde kendisine ve bu mücadeleye karşı devlet kurumları hatta toplumun kendisi, sürekli yeni engeller çıkarmış, değişime ve modernleşmeye direnmişti.

İşte ne oldu ise bundan sonra oldu.Osman Hamdi Bey‘in 1906′da resmettiği tablodaki kaplumbağalar önem kazandı.”Devrinin hantal yapısına , ağır işleyen bürokrasisine ve değişime direnen topluma karşı ” bir mücadeleyi resmetmeliydi.

Peki , 5 Trilyon gibi(12 Aralık 2004 ) çılgın bir rakamla Pera Müzesi‘nin satın aldığı bu tablo bize neyi anlatıyor.

Vermek istediği mesaj nedir ?

DİKKATLE OKUYALIM…

Osman Hamdi Bey , resim çalışmalarını yaparken çok ilginç bir yöntem kullanır.Önce resmini çizeceği ortamda doğuya özgü kıyafetler giyerek kendi fotoğrafını çeker.Sonra da bunlara bakarak çalışmaya başladığı söylenir sanat tarihçileri tarafından…

Dolayısıyla tabloda gördüğümüz erkek figürünün Osman Hamdi Beyin kendisi olduğunu söyleyebiliriz. “Kaplumbağa Terbiyecisi” de bu şekilde çizilmiş olabilir.Tablodaki mekanın Bursa “Yeşil Cami” olduğu söylenir.

Resmin vermek istediği mesaj hakkında bir araştırma yaptım.Sanatla iç içe olmayanların anlamakta güçlük çekeceği gerçeğinden hareketle sanat tarihçileri şu kanaate varmışlar ;

“Kırmızı kaftanı giymiş, derviş kıyafetleri içinde sakallı, kambur Yaşlı Bir Adam …
Bakımsız bir odada, marul yiyen kaplumbağalara bakıyor. Ama biraz düşünceli, karamsar ve yorgun bir bakış bu.

Sırtında bir nakkare (yarım küre biçiminde küçük bir davuldan oluşan vurmalı bir çalgı, Mevlevi müziğinin dört temel çalgısından da birisi) asılı ve buna bağlı mızrap (nakkareyi çalmaya yarayan nesne) boynundan aşağı sarkmış.

Ellerini arkasında kavuşturmuş, bir neyi tutuyor. Kırbaç değil de neden ney? Anlaşılan kaplumbağaları ney üfleyerek, nakkare çalarak yani musikiden yararlanarak terbiye etmeye çabalıyor.

Ama yaşlı adamın ney’i tutuşuna daha dikkatli bakacak olursak, neyi üfleme hazırlığında değil sanki vazgeçmiş, çabaları sonuçsuz kalmış.”

Sanat tarihçilerinin bu açıklamalarını anlayabilmek için Osman Hamdi Beyin yukarıda da ifade ettiğimiz gibi yaşadığı döneme ve vermiş olduğu mücadeleye dikkat etmek gerekir.Artık sistemin güçlü bürokrasisi karşısında çaresiz kaldığını,yorgun ve bi’tab düştüğünü,mücadelesine dikkat çekmek amacıyla kullandığı enstrümanların Nakkare ve Ney‘in sonuç vermediğini ifade etmektedir.

Bundan yaklaşık 109 yıl önce içinde bulunduğu durumu bugün paha biçilmez bir eserle anlatmaya çalışan Osman Hamdi Bey , bir asır sonra gelecek olan kuşaklara çok önemli bir misyon da yüklemiş oluyor bu çalışması ile.

Demem o ki, özellikle ‘aydınlarımız’ üzerindeki bu çılgınlığa dikkat çekmiş ve içinde bulunduğu toplumun gerçeklerine yabancılaşmaması , kaplumbağa hızı ile bir yerlere varılamayacağını , toplumun değerler bütünü içerisinde hareket etme , saygı gösterme çabasıyla mücadele edilmesi çağrısını yapmıştır.

Bugün Türkiye , iktisadi anlamda zirveye çıkmış , hafızalardan silinmeyecek yatırım ve projelerle adından söz ettirmiş , ekonomisi güçlü ilk 16 ülke arasına girmeyi başarmış,faiz lobilerine borçlanmadan hazineye kat be kat girdi sağlamış ,toplumu ayrıştırıcı inanç temelli söylemlerin önüne set çekmiş,vatandaşının dilinden ,dininden ve ötekileştirmeden yaşam hakkına zemin hazırlamıştır.

İşte bugün Ak Parti ve Erdoğan bütün bunları yaparken Osman Hamdi Bey gibi önce kendi (Türkiye ) fotoğrafını çekmiş ve tabloyu oluşturmaya başlamıştır.Eğer bugün  Yeni bir Türkiye” den bahsediliyorsa “zamana karşı bir yarış” içinde olan ülkenin geleceğini “kaplumbağa hızı” ile aşmaya çalışanları terbiye etmekle başarmıştır.

Netice olarak “İlmi Siyaseti” yakından takip eden Başkan Recep Tayyip Erdoğan tıpkı Osman Hamdi Bey gibi kendi fotoğrafını çekmiş ve “Kaplumbağa hızı” ile bir yere varılamayacağını görmüştür.Aksi takdirde “Nakkare ” ve “Ney” çalmaya devam etmekle bir sonuca varılamazdı.

3 Kasım 2002‘de başlayan Ak Parti Hareketi Çıraklık , Kalfalık ve Ustalık dönemini tamamlamış ve şimdi de Otacı dönemine adım atmıştır.Artık yapılması gereken şey eldeki gücü minimum kullanım ile maksimum başarıya ulaştırmaktır.Yani damarları açmak, şuruplar hazırlamaktır...

Durum bundan ibarettir sevgili dostlar…

İlhan Nezor

 

Lanetli resimle başladılar ,lanetlendiler..!

Şubat 1979da ilk sayısı çıkan ‘Sızıntı’ dergisine o dönem bütün dünyada şehir efsanesi olan Ağlayan Çocuk’ tablosunu kapak yaptılar.

Gülen‘in ‘Bu ağlamayı dindirmek için yavru’ başlıklı yazısı fakir Anadolu halkı üzerinde çok etkili olmuştu.Benimde On bir yaşında olduğum yıllardı.İkamet ettiğimiz Anadolu Kasaba’sın da(Ordu-Perşembe) otobüs camları,dükkan,lokanta ve evlerin duvarlarını süslüyordu.O kadar çok etkilenmiştim ki ‘ Bu çocuk neden ağlıyor?’ diye sormak zorunda kalmıştım.

3127-1

Üzerinde çeşitli efsaneler dolaşan İtalyan ressam Bruno Amadio‘nun bu tablosunu bana ‘Kıbrıs savaşında ailesini kaybetti.Bir çöp bidonunda saklandı.Onu bulduklarında bu şekilde ağlıyordu’ dediklerini bugün gibi hatırlıyorum.

1980li yıllarda bütün dünyayı kasıp kavuran ve pek de sanatsal değeri olmayan bu tablo, başta İngiltere olmak üzere ‘uğursuz ve lanetli’ olarak algılanmış ve binlercesi imha edilmişti.Rivayet odur ki,girdiği her evde yangınları,ölümleri ve uğursuzlukları beraberinde getirdiği söylendi.Artık bütün dünyada lanetlenen bu tablo FGülen‘in en güçlü silahı olmuştu.

İngiliz The Sun gazetesi 4 Eylül 1985te bir haber yayınladı.Bu haber çok etkili olmuştu.Bir madenci kasabası olan Yorkshire‘ deki bir itfaiyeci tamamı yanan bir evde bu tabloların hiç zarar görmediği iddiasına yer veriyordu. Bu hadiseden sonra olaya şahit olan itfaiyecilerin bu tabloları evlerine sokmadıklarını belirttiler.Bu haberden sonra evlerinde bu tabloyu bulunduranlar paniğe kapıldılar.

Oysa yangınların çoğu ,kötü elektrik sobalarının uygunsuz yerlerde,yatak ve perdelere yakın olmasından kaynaklanıyordu.

Bu tablo üzerinde bu kadar durmakla konudan uzaklaştığımız sanılmasın…

Çok ama çok önemli bir algıdan bahsediyoruz.Başta İngiltere olmak üzere bütün dünyada bu tablo üzerinden bir vurgu yapılıyordu:Fakirlik…

İngiliz gazetelerinin uyanık editörleri , yangınların hep “yoksul mahallelerde” çıkmasını sıkça dile getirerek okuyucularını kaygılandırmakla , fakir halka bir mesaj göndermek istiyordu.Binlerce okuyucu bu çağrılara uyarak posterleri gazeteye yolladı.Toplu halde yakıldılar.

cocuk2

Bu saçma sapan probaganda o kadar çok etkili olmuştu ki,bazı okuyucular gazeteyi arayarak başından geçenleri anlattı.O kadar saçma gerekçeler vardı ki içlerinde ,adeta dudak uçuklatacak cinstendi.

Bir okuyucu ‘Ağlayan Çocuk’ resminden geceleri “ağlama sesi geldiğini,göz yaşının kan rengine dönüştüğünü,resmin titremeye , sallanmaya başladığını”  söylüyordu.
Neticede İngiltere ‘Ağlayan çocuk’ tablosu üzerinden sosyal bir deney yapmış ve sonuca ulaşmıştı.

Vurgulanmak istenen şey ise “fakir ve eğitimsiz toplumlara istenilen şeklin verilebileceği,sevk ve idare edilebileceği,toplumsal olaylar karşısında sorgulamadan ,kanıksamadan belirli yerlere kanalize edilebileceği “sonucuna varılmıştır.

Evet,bu bilgileri verdikten sonra her zaman yaptığımız gibi geliyoruz ‘bam teli’ ne…

Baskı,sindirme ve ötekileştirmenin planlı bir şekilde yapıldığı Cumhuriyet‘in ilk yılları ‘tek tipleştirilmiş’prototip üzerinde daha fazla çalışamadı ve bu tez tarihin çöplüğünde yerini aldı.

Ancak bu sembolize edilmiş fikirlerinden de vazgeçmediler.Siyasi olarak şekillendirilemeyeceği anlaşılınca başka çareler aradılar.Bu hiç şüphesiz kendi çıkarları için revize edilmiş din anlayışı idi.Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi hedef kitle belirlenmiş,fakir ve yoksulluk istenilen şeklin verilebileceği hamur haline gelmişti.Bu hamuru işleyecek ve tabir yerinde ise kurtlar sofrasında amansız bir mücadeleye girecek din adamı ve cemaatlere ihtiyaç vardı.

Bu Fethullah Gülenden başkası olamazdı. 20’li yaşlarında sıradan bir Kur’an Kursu eğitmeni olan Gülen bazı özellikleri ile keşfedilmeyi bekliyordu.

Küresel sermayenin Türkiye mümessili olan ve yıllarca senatörlük yapan Kasım Gülek bu görevi üstlendi.Gülen‘le yakın temasa geçti.Onun etkileyici vaaz üslubunu,kitleleri harekete geçirişini,onları nasıl metafizik bir gerilime tabi tuttuğunu görmüştü.

Kasım Gülek gibi Amerikancı ve Mason birisinin sıradan bir hoca ile ne ilişkisi olabilirdi? Hangi Akaidi konuda birleşiyorlardı.Öyle ya Akaid ‘gönülden bağlanılan, düğüm atmışçasına sağlam inanılan şey’ demek değil miydi?

Galatasaray ve Robert Kolejlerinde eğitim gören,Columbia Üniversitesi’nde iktisat dalında doktora yapan,dünyaya kan kusturan Rockefeller Vakfı kursiyeri olarak Londra Üniversitesi‘nde ve Cambridge Üniversitesi‘nde İktisat ve Maliye bölümlerinde öğrenimini tamamlayan birisinin sıradan bir hoca ile ne gibi bir gönül bağı olabilirdi?

Bunun tek bir açıklaması vardır :

Fethullah Gülen’in üzerine bina edilen Amerikan çıkarlarına uygun Ilımlı İslam projesinin Türkiye’de ana kumanda merkezini oluşturmak.Bu da Amerika’nın izin verdiği kadar Müslümanlık…

Şu garabete bakınız ki,İstiklal Savaşı‘n dan kahramanca çıkan, ecdadının yazdığı şanlı destanı ,tek parti dönemindeki baskıya rağmen, yaşatmayı başaran bir milleti, manevi esaret altına alabilmenin ise tek yolu vardı: İçerden kuşatmak.

Bugün baktığımızda 1960’lı yıllarda bu amaçla seçilen isimlerin tesadüf olmadığını, bu kişilerin aile yapıları ile toplumun tüm kesimini kontrol altına alma potansiyeli taşıdıklarını görebiliyoruz. İşte bu kavşakta karşımıza iki kilit isim çıkıyor: Kasım Gülek ve Fethullah Gülen.

Bu buluşmada varılmak istenen hedef;Amerika’nın çıkarlarına uygun İslami düzenin Kemalizm ayağını olgunlaştırmaktır.

Fethullah Gülen, 1 Eylül 1997 tarihli Zaman gazetesinde Amerika‘da kendisine referans olan ismin Kasım Gülek olduğunu şöyle açıklıyordu:

‘ABD’de görüştüğüm insanlardan biri Abramowitz idi. O, Türkiye’de bir zaman elçi olarak kalmıştı. Müşterek dostumuz Kasım Gülek bey vardı. Onun vasıtasıyla gıyaben onu tanıyorduk… Türkiye, şimdiye kadar çok ölüm-kalım krizlerine maruz kalmıştır. Bunu isterseniz bir kriz sayın ama bu millet bunu aşar dedim. Hatta bu ses, imkânı varsa Beyaz Saray’a kadar, Kongre’ye kadar, Pentagon’a kadar götürülmeli dedim.’

Daha sonra Gülekin cenaze namazını da o kıldırmıştır.

Böylesine güçlü bir lobi faaliyetini arkasına alan Gülen, ülkeyi bir ahtapot gibi saran, yüzbinlerce insanı dinleyen, fişleyen, cezaevine atan, Emniyet, TSK içinde örgütlenen, haraç kesen, mahremleri gözetleyen hatta faili meçhul cinayetlere adı karışan kirli bir örgüt Paralel Devlet Yapılanması‘nın da mimarı olmuştu.Gençlik döneminden itibaren bir proje olarak yetiştirilip hazırlanan Gülen‘in 1990′lı yıllarda istihbarat raporlarına yansıyan ‘kendi hocasını Jandarma’ya ihbar edecek kadar gözünü karartan hırslı kişiliği’nin karanlık örgütlerce daha çocukken keşfedildiği görüldü.Bu aynı zaman da sıradan bir köy imamının kendisini ispatlamak için neleri göze alabileceğinin de bir cevabı idi.Daha sonraki yıllarda Mossad,CIA ve Moon Tarikati gibi derin yapılarla irtibatlı olduğu anlaşılacaktı.

hqdefault

Masum ,temiz fakir Anadolu halkı üzerinde ‘Ağlayan Çocuk’ tablosu ile köy köy dolaşarak kendisine taraftar toplama gayretine girişen Gülen yıllar içerisinde ‘ağlayan vaiz’ olarak karşımıza çıkacaktı.Arkasına aldığı bu derin güçlerle ekmeğini yediği,suyunu içtiği,havasını teneffüs ettiği vatanına karşı onu kullananlar düğmeye basmış ve sinsice yerleştirdiği devlet kurumlarındaki adamlarını ‘gün bugündür’ diyerek tetiklemişti.

Şimdi biz aradan çekilip onu en iyi tanıyan 25 yıla yakın hizmetinde bulunan,ama bugün büyük bir pişmanlık yaşayan ve ‘Gülen‘in arkasında kıldığım namazları kaza etmek durumundayım’ diyerek oynanan büyük oyuna dikkat çeken Prof.Dr Ahmet Keleş‘e kulak verelim…

17 Aralık vuku bulduğunda,öyle bir şok yaşadım öyle bir feryat ettim ki,başımı secdeye koyup ‘Allah’ım,ne olur bu memlekete ve millete merhamet et diye feryat ettim.Çünkü,17 Aralık operasyonu bana bir şey hatırlattı.Hoca Efendi bizlerle konuşurken zaman zaman şöyle söylerdi.Derdi ki bize ‘ Siz şu Ankara’da 1000 öğrenci evi açtığınız zaman bu iş tamam derdi.Siz İstanbul’da şu kadar kurs,okul,ev açtığınız zaman Allah’ın izniyle bu iş tamam’. Bu iş dediği şeyde bu ülkeyi ele geçirmek…Şu sözlerini 17 Aralıkta hatırladım ve tüylerim diken diken oldu.Şöyle diyordu: ‘Kardeşlerim biz bu ülkenin en hayati damarlarına,kılcal damarlarına öyle bir sızacağ,öyle bir yerleşeceğiz,öyle bir gireceğiz ki ve ben günü geldiğinde bu devleti bu devleti yönetenleri paçasından öyle bir tutacağım ki,tuttuğum an uyanacaklar ama uyandıklarında yapacakları hiç bir şey kalmamış olacak….’ (Deşifre Proğramı/A Haber )

Bilmem başka söze gerek var mı?
Evet var..!

Asrın Şeytanı F.Gülen ilk yayın hayatına bu lanetli kabul edilen Çiko adlı çocuğun göz yaşları ile başlamış ve efsaneye göre onun lanetine uğramıştır.
Bize de Hz.Musa gibi ‘Allah’ım içimizdeki hainler yüzünden bizi de helak eder misin..? demekten başka çaremiz yok.
Allah tuzak kurucuların en hayırlısıdır.Bizleri bunların şerrinden muhafaza buyursun (Amin)

İlhan Nezor.

“Kaburgalarına kadar tam bir asker”

gonul-25-fahrettin-pasa

İngiliz ajanı Lawrence tarafından “Çöl Kaplanı” olarak tanımlanan ve yine İngiliz yarbayı Bassett‘in “Kaburgalarına kadar tam bir askerdir.” dediği ve Cumhurbaşkanımızın da “Bir çeşit Harbiyelilerin destanıdır. Hiçbir Harbiyeli bunu göğsü kabarmadan okuyamaz” diyerek taltif edilen unutulmuş/unutturulmuş bir kahramandan,bir ecdattan bahsedeceğiz.

Günümüzde pek çoğumuzun hatırlamadığı bu unutulmaz Paşa’nın asıl adı Ömer Fahrettin Türkkan’dır.Vatanperver, dürüst, cesur ve yüreği Peygamber sevgisiyle dolu bir Osmanlı Paşası’dır

İsyancılara karşı düzenlenen askeri bir harekat esnasında, güçlükle yürüyen çelimsiz bir askeri görünce devesinden inip “Kardeşlerim! Sıkıntıda da bollukta da her şeyi paylaşacağız.” diyerek o askeri kendi devesine bindirmek suretiyle yolculuğa yaya olarak devam edecek kadar tevazu sahibi bir komutan Fahrettin Paşa…

Kaynaklardan kısa bir otobiyografisinde şunları kaydeder:

4 Şubat 1868’de Tuna Nehri kenarındaki küçük bir kasaba olan Rusçuk’ta doğdu. Babası Nizam-ı Cedid Topçubaşısı Ömer Ağa’dır. Annesi Mohaç kahramanı Akıncı Beyi Bali Bey’in soyundan gelen Fatma Adile Hanım’dır.

Fahrettin Paşa,henüz on yaşındayken yaşadığı 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşın ’da kendisinde asker olma isteği uyanmıştı. Çünkü, bu savaşta binlerce Müslüman hayatını kaybetmiş binlercesi de göçe zorlanmıştır.
Osmanlı Devleti’nin Balkanları İslamlaştırma ideali doğrultusunda 14. yüzyıldan itibaren bölgeye yerleştirilen Türkler, 19. yüzyıldan itibaren bölgenin kaybedilmesi üzerine “tersine göç” ile karşı karşıya kalmışlardı. Bu hüzünlü ayrılıktan Fahrettin Paşa’da nasibini almıştı.Osmanlı-Rus Harbi sonrasında ailesiyle İstanbul’a gelir. Harp Okulu’nu ve Harp Akademisi’ni başarıyla bitirdikten sonra 1891’de kurmay yüzbaşı olarak OsmanlıOrdusuna katılır. 1908’e kadar merkezi Erzincan’da bulunan 4. Kolordu’da görev yapar. Meşrutiyet’in ilanından sonra Yarbaylığa terfi edip İstanbul Selimiye 1. Nizamiye Tümeni Kurmay Başkanı olarak atandı. Balkan Savaşları’nda ki başarılı hizmetlerinin ardından I. Dünya Savaşı’nda 4. Ordu Komutanlığına bağlı 12. Kolordu Komutanlığı’na atanır. Bu vazifesinde iken Musul ve civarında başarılı hizmetler yürütür. 1915’te 4. Kolordu Komutanlığı Vekilliğine tayin edilir. Fahrettin Paşa bu bölgedeki Ermeni isyanları ile boğuşur. 23 Mayıs 1916’da Medine’ye gönderilir.

Bundan sonra Fahrettin Paşa‘yı farklı kılan süreç başlar…

Bu öyle bir süreçtir ki,bir yandan bizim domuz gribi diye bildiğimiz ve dünyayı kasıp kavuran öldürücü İspanyol Gribi , bir yandan aşırı çöl sıcakları ve bir yandan da açlıkla boğuşarak askerlerine “Gerekirse Çekirge yiyin “ emrini verdiği bir kahramanlık destanının başlangıcıdır.

Mondros Mütarekesiyle başlayan süreçte kırk sekiz saat içerisinde Medine‘nin terk edilmesi emri ile karşılaşılır. Fahrettin Paşa bu emre bir anlam veremez ve Medine’yi ele geçirmek isteyen İngilizlere karşı tüm imkansızlıklara rağmen bu kutsal beldeyi 2 yıl 7 ay savundu. Bu sırada şehrin yağmalanması ihtimaline karşı da 100 parçaya yakın kutsal emaneti İstanbul’a naklederek, belki de Kutsal Emanetleri British Museum’da sergilenmekten kurtardı ve İslam Tarihi Kültürüne önemli bir katkıda bulundu. Uzun süre Medine’yi teslim etmeyen Fahrettin Paşa, devlet merkeziyle bağlantının kopması, erzak ve ilaç sıkıntısının had safhaya ulaşması üzerine 7 Ocak 1919’da Medine’yi teslim etmek zorunda kaldı.

Fahrettin Paşa bütün isyan ve ayaklanmalara karşı hatta merkezi hukümetle ilişkilerinin kesilmesine rağmen mübarek beldeyi Haçlı Ordularına karşı savunmaya yemin etmişti.İsyanların arttığı bir dönemde Cemal Paşa’nın “İstersen tecrübeli alman pilotlardan gönderelim.” teklifini geri çevirmiş; bir İslam beldesi olan Medine’yi savunurken yalnızca Müslüman askerlerle bu işi yapmak istediğini söyleyerek bu konudaki hassasiyetini ortaya koymuştur.

İşte bu durum tarihte askeriyle tek vücut olmuş bir Osmanlı paşasının vatan ve Peygamber sevgisinin yansımasıdır. İngiliz oyunu ve onların kandırdığı bedevilerin isyanlarıyla, açlıkla, susuzlukla, 50 dereceyi aşan kavurucu sıcakla, ağır çöl koşullarıyla canla başla mücadele ederek Hz. Peygamber’in kabrini son ana kadar savunan, teslim çağrılarını geri çeviren Fahrettin Paşa’nın bu dik duruşunu ancak ve ancak Peygamber sevgisiyle izah edebilir.

Bilindiği üzere Osmanlı Devleti,  yüzyıllardır adalet ve hoşgörü ile hakim olduğu Balkanlardaki ve Afrika’da ki topraklarını yitirmişti. Osmanlı idaresinde olan Arap ülkelerinde de durum hiç iç açıcı değildi. İngiltere bölgedeki petrol kaynaklarını konabilmek için gözünü Osmanlı Devleti’nin  kontrolündeki Arap topraklarına çevirmiş, bunun için de her türlü oyuna başvurmaktaydı.

Birinci Dünya Savaşı işte böyle bir ortamda başlamıştı. Bu arada İngiliz ajanı olan Lawrence de bölgede bulunuyor ve “Osmanlı, Müslüman olmayan Almanya ile ittifak yapıyor, yakında Almanlar Mekke ve Medine’ye de girecektir.” diyerek Arapları Osmanlı Devleti aleyhinde kışkırtıyordu. Bu karışık ortamda Peygamber Efendimiz’in kabrinin bulunduğu Medine’yi savunmak üzere Fahrettin Paşa görevlendirildi.

“Can Verir, Cananı (sav) veremez Türkler” diye adına şiirler yazılan bir kahramanlık öyküsüdür yaşananlar.

Mondros Mütarekesi ile kendilerinde haklılık payı bulan İngilizler akıl almaz hilelere baş vururlar.Bir yanda stratejik nokta olan Hicaz Demiryolu bombalanmış,açlık ve susuzluk had safhaya ulaşmıştı.Halk yiyecek sıkıntısı ile karşılaştı. Lawrence , su kaynaklarını zehirletti.Bu durum halkın şehri terk etmesine neden oldu.Bütün bu olumsuzluklara rağmen Fahrettin Paşa ve askerleri direnişi kırmak isteyen İngilizlerin dış dünya ile bağlantılarını kesmelerine maruz kaldılar. Hz. Peygamber’in kabrini düşmana bırakmamakta kararlı olan Fahrettin Paşa , un stokları azalınca hurma çorbası içmiş, hurma çekirdeklerini öğüterek elde ettikleri undan ekmek üreterek yemişlerdi…

Şehire erzak girişinin kesilmesi ve isyancıların Medine Kalesi’ni kuşatması üzerine direnişin en zor günleri başlamıştı. Medine açlıkla boğuşurken Allah’ın hikmeti midir bilinmez ilginç bir olay yaşanır. Adeta Medine çekirgeler tarafından istila edilmiştir. Bu Bu durum endişe ile karşılanır.Ancak  Fahrettin Paşa, askerlerini toplar ve onlara;

“Peygamber Efendimiz döneminde de Hicaz’da çekirge istilasının yaşandığını ve sahabenin çekirge yediğini , Hz. Peygamber’in iki ölünün ve iki kanlının yenmesi bize helal oldu.” şeklindeki hadisini hatırlatarak; “iki ölü balık ve çekirge, iki kanlı dalak ve karaciğerdir. Çekirgenin serçe kuşundan ne farkı var? Uçar, yeşilliklerle beslenir, temiz ve taze olan yiyecekleri yer… Hicaz, Yemen, Asir Araplarının başlıca gıdası çekirgedir. Bedeviler sağlamlık ve çevikliklerini çekirgelere borçludurlar… Hekimlerimiz de çekirgenin şifa verici ve besleyici olduğundan bahsediyorlar…”açıklamasını yapıyordu.

Fahrettin Paşa bu durumu ,Peygamber Efendimiz’in kabrini düşmana teslim etmemek için yaşadıkları bu sıkıntı karşısında Allah’ın kendilerine bir lütufta bulunduğunu ifade ediyordu. Bu izahatlar askerimizde, kavurma yerine çekirge yemeyi, çekirge unundan ekmek yapmayı, çekirge kurusunu da çerez gibi yiyerek bir süre bu şekilde beslenmeyi sağlamıştı.

Bu sıkıntılı günlerde ortaya konulan direnişi, Fahrettin Paşa’nın subaylarından İdris Bey şöyle dile getiriliyordu:

“Yapamaz Ertuğrul evladı sensiz,
Can verir, Canan’ı (s.a.v.) veremez Türkler.
Ebedi hadimu’l harameyniniz,
Ölsek de Ravzanı ruhumuz bekler.”

Medine’yi savunan Müslüman Türk askerinin ruhundan fışkıran bu satırlar Peygamberimize olan sevgiyi anlatmaya yeter.

İşte böyle bir ruh hali ile Peygamberimiz’in  Kabr-i Şerifi savunuldu.

Peki daha sonra ne oldu?

Osmanlı Devleti İtilaf devletleriyle 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalamış ve I. Dünya Savaşı’n da yenilgiyi kabul etmişti.Bu antlaşma uyarınca Fahrettin Paşa’nın en yakın İtilaf Kuvvetleri komutanlarından birine teslim olarak Medine’den çekilmesi gerekiyordu.

Ancak o kahraman Paşa, teslim olmak yerine Mehmetçiğin Medine’yi savunmakta kararlı olduğunu bir Cuma günü Harem-i Şerif’in minberinden şu sözleri haykırıyordu:

“… Ey Nas! Malumunuz olsun ki kahraman askerlerim bütün İslam’ın sırtını dayadığı yer, manevi gücünün desteği, Hilafetin göz bebeği olan Medine’yi son fişengine, son damla kanına ve son nefesine dek muhafazaya ve müdafaaya memurdur. Buna Müslümanca, askerce azmetmiştir. Bu asker Medine’nin enkazı ve nihayet Ravza-ı Mutahhara’nın yeşil türbesi altında kan ve ateşten dokunmuş bir kefenle gömülmedikçe, Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve nihayet Mescid-i Saadet minareleriyle yeşil kubbesinden al sancağı alınmayacaktır! Allahu Teala bizimle beraberdir. Şefaatçiniz O’nun Resulü Peygamber Efendimiz’dir…”

Osmanlı ile kara ve demiryolu bağlantılarının kesilmesi ,cephane ve erzağın tükenmesi zor anlar yaşatıyordu. Buna rağmen Hukümet’in  “direnişe son verme ve teslim olma” yönündeki emirleri dinlemiyor, bu konuda üstün bir kararlılık sergileniyordu.

Çöl Kaplanı Fahrettin Paşa ;

“Hükümet, Medine’nin anahtarlarını bir İngiliz yüzbaşısına teslim et, diyor. Böyle bir şey yapmaktansa silahlarımızla dövüşerek ölmek evladır. Buranın teslimi için yalnız harbiye nazırının ve hukümetin emri yetmez, mutlaka Hilafet ve Padişahın bir iradesi olmalıdır.” diyerek direnişe devam ediyordu.

Mondros Ateşkes Antlaşması bahane edilerek Osmanlı toprakları işgal edilmişti. İstanbul da İngiliz işgali altındaydı. Zor durumda kalan Padişah, İngiliz baskısıyla, Medine’nin Osmanlı askeri tarafından boşaltılmasını öngören bir bildiri yayınlayarak Fahrettin Paşa’ya göndermişti. Ancak Medine’yi bırakmamakta kararlı olan Paşa, “Halife/Padişahın baskı altında kaldığı için böyle bir irade yayınladığını söyleyerek” bu emri de yerine getirmemiştir.

Artık yolun sonuna gelinmişti.

Fahrettin Paşa’ya, “Eğer Medine boşaltılmazsa İstanbul’un da İtilaf Devletleri tarafından işgal edileceği” söylenerek güçlükle de olsa ikna edilmişti. Devletin elde kalan menfaatleri göz önünde bulundurularak Medine’deki direnişe son verilmişti.

Medine‘nin gönülsüzce teslim edilmesi de son derece anlamlıdır.

Fahrettin Paşa’nın Medine’den ayrılış sahnesi Türk İslam tarihinde adeta tarihi titreten bir olaydır.

İslam toplumu için son derece büyük bir öneme haiz olan Medine’yi İngilizlere bırakmamak için her türlü sıkıntıya katlanan, hastalıktan pek çok askerini kaybeden Fahrettin Paşa, gözyaşları içinde son kez Peygamberimiz’in kabrini ziyaret ederek dua etmiştir. Kılıcını İngilizlere teslim etmeyip Peygamber Efendimiz’in kabrinin başına bırakmış ve oradan ayrılmamıştır. “Bayrağımı burçlardan indirtmem, Efendimiz’i bırakmam…” diye haykıran ve İngilizlere teslim olmayan Çöl Kaplanı Fahrettin Paşa, sonunda, kendi subaylarının ani bir baskınıyla Hz. Peygamber’in kabrinden cebren çıkarılabilmiştir.

Bugün bizlere unutturulmak istenen bu büyük Paşa’yı bu devlet adamını rahmet ve minnetle anıyoruz…

Mekânları cennet olsun…

Kaynak: Çöl Kaplanı Fahrettin Paşa (Roman)  İsmail Bilgin.Timaş Yay.

İlhan Nezor

 

Abdülhamid’den Atatürk’e içki meselesi..!

çerçeve (2)

Böyle bir konuyu ele almamıza neden olan iki önemli hadise var.

Birincisi , son zamanlarda sosyal medya platformunda TC titri ile paylaşım yapan ve Sözcü yazarı Yılmaz Özdil ‘in ”Abdülhamit; ilk rakı, bira ve şampanya fabrikalarını açmasına rağmen rom içmeyi tercih ederdi” çıkışından sonra bu tür sosyal olayların labratuvarı olan tarih bilimine başvurmadan ” vurun abalıya” misali Abdülhamid’i içki fabrikası kurmak ve teşvik etmekle itham edip paylaşımlarda bulunmaları…

İkincisi ise; Tekirdağ’da içkili bir Beden Eğitimi Öğretmeninin sosyal paylaşım sitesinde Atatürk’ü savunmak adına Allah’a küfürler yağdırıp toplumu geren açıklamaları olmuştur…

Şimdi bu iki olay üzerinden analizimizi yapmaya başlayalım;

Önce Abdülhamid ve içki meselesini ele alalım.Her zaman olduğu gibi bu ve benzeri sosyal olayların labratuvarı olan “Tarih Baba” ya soralım…

Şurası bilinmelidir ki Abdülhamid Han‘a karşı böyle bir ithamda bulunmak sosyal bir yaraya parmak basmaktan öte İslam düşmanlığıdır…

Neden mi?

Ne zaman ki Başkan Erdoğan Osmanlı ile alakalı bir projeyi gündeme taşısa , birileri çıktığı kabuğu beğenmeyip hemen Osmanlıyı itibarsızlaştırmak için var gücü ile kalemlerini oynatıyorlar…Bunlardan birisi de Sözcü yazarı Yılmaz Özdil…

Atatürk‘ün “Entellektüel Fahişe” diyerek paye biçtiği bazı gazeteciler ne zaman milli hassasiyetler dile getirilse hemen saldırıya geçiyorlar.

Bir misal verelim;Başkan Erdoğan  Kut’ül Ammare ” zaferinin kahramanı Halil Kut Paşa’yı gündeme getirdiği zaman bu Özdilgiller familyası hemen saldırıya geçti ve Halil Paşa‘yı sarhoş ilan ettiler.Neymiş efendim Halil Paşa sarhoşun birisi imiş…Öyle ki öldüğü zaman vasiyetinde mezarının üzerine rakı dökülmesini istemiş…

Hayatlarında içki ve zinayı meşrulaştıran bu kafa elbette Abdülhamid Han’a karşı kendilerine ihdas edilen ve beslendikleri kaynak Siyon Protokollerini uygulamak için kolları sıvayacaklardır.

Peki Özdil neler yazmıştı Abdülhamid Han hakkındaki o yazısında…

 Dolmabahçe Sarayı’nda padişah Abdülhamid‘i anma sempozyumu düzenlendiğini, Meclis Başkanı İsmail Kahraman‘ın “Ne yazık ki tarihi ve kültürel miras bilinmiyor, özellikle gençler bilmiyor, unutturuluyor, hükümdarımız Abdülhamid’e vefa borcumuz var” dediğini ifade ederek;

Mesela, bu topraklardaki ilk “rakı” fabrikası Abdülhamid döneminde kuruldu. Şahsen büyük vefa borcum var.

Peki, bu topraklardaki ilk “bira” fabrikası kimin döneminde kuruldu? Gene Abdülhamid döneminde kuruldu. Gel de vefa borcu hissetme birader.

Osmanlı’nın ilk “şampanya” fabrikası da Abdülhamid döneminde kuruldu. Resmi, mühürlü evrak var, Abdülhamid’in izniyle kuruldu.

Acayip “sigara” içerdi Abdülhamid… Birini yakar, birini söndürür, vapur gibi tüttürürdü. Saraydaki işi sadece sigara sarmak olan özel ustalar vardı. Kızlarının hatıralarında yazıyor, sürgüne giderken, bavullara en önce sigara paketleri doldurulmuştu.

Abdülhamid’in en önemli tarihi ve kültürel miraslarından biri ise… Bu topraklardaki ilk “kerhane”yi açtırmasıydı. “

Görüldüğü gibi Özdilgiller Familyası tamamen sipariş üzerine yazdığı bu yazıda sosyal hadiseleri neden sonuç ilişkilerine değinmeden sırf Osmanlı’ya saldırmak için kaleme aldığı anlaşılmaktadır.

Şimdi de bu ileri sürülen tezlerin ne kadar densiz olduğuna bir göz atalım.

Bir kere İslam devletinde gayrimüslimlerin içki üretmesi ve evlerinde içmeleri yasak değildir. Bu, zimmî hukukunun onlara tanıdığı bir haktır. Dolayısıyla Fatih devrinde de, Kanuni devrinde de gayrimüslimler içki imal etmişlerdi. Bu bakımdan Sultan Abdülhamid devrinde açılan bira fabrikasına İsviçreli Bomonti kardeşlerin müracaatı üzerine ruhsat verilmesinde bir tuhaflık yok.

Ama devlet, hele Sultan tarafından bira fabrikası açılmamıştır, bu bir Halifeye atılacak en alçakça iftiradır. Bira-şarap fabrikasını açmak kötü bir şey ise onu asıl açan Mustafa Kemal’dir ve yılda 80 ton şarap üretme kapasitesine sahip bir şarap imalathanesinin sahibi olduğu vasiyetnamesinde yazılıdır.

Öte yandan ‘Osmanlı zamanında İstanbul’da Cumhuriyet devrinden daha fazla içki tüketiliyordu’ iddiası doğru ama 20. yüzyıla kadar İstanbul’un nüfusunun yaklaşık %40’ının gayrimüslim olduğu unutulmamalı. Cumhuriyet devrinde göçlerle bu oran hızla düşmüş ve şehir Müslümanlaşmıştı. İçki tüketiminin düşmesi bunun sonucudur.

Bu çirkin iddiaları madde madde ele alalım;Milli Birlik ve Düşünce Derneği Adapazarı Teşkilatının basın açıklaması yeterlidir.

1) Bu topraklar imparatorluk toprağıdır. Müslümanlar kadar gayrimüslimlerin de yaşadığı bir imparatorluk. Bu topraklarda Müslümanların ne kadar hak ve özgürlükleri sağlanmışsa, gayri müslimlerin de o kadar sağlanmıştır.

21. yy. Kemalist Türkiye’sinde olmayan eşitlik ve özgürlük, 600 yıllık imparatorluğumuzda mevcuttur. Rakı fabrikasının açılması da gayrimüslimler için yapılmış düzenlemedir, tabiki de ”bay yılmazın vefa borcu olacak.

2) Abdülhamit Han’ın içki içtiğine kaynak olarak dayandırılan kişi Osman Ertuğrul açıklamasında; ”dedemi ziyarete gittiğimde bizi elinde şarabı ile karşılardı” der.

Ancak Osman Ertuğrul efendinin doğum yılına baktığımızda Ulu Hakan’ı ziyarete gittiğinde 4 yaşında olduğu ve Ulu Hakan’ın Beylerbeyi Saray’ında hapis olduğu ortadadır.(Mustafa Armağan 2009 yılındaki yazısında detaylarıyla anlatmıştır) Ulu Hakan’ın özel doktoru Akif Hüseyin bey, kızı Şadiye Osmanoğlu, kızı Ayşe Osmanoğlu ve en yakın paşaların ifadeleri ile içmediği ve kesin ifalerle karşı olduğu sabittir.

3) Ulu Hakan dönemdi fuhuş evi meselesi yine ufak bir araştırma yapınca ortaya çıkıyor ki, İstanbul’da gayrimüslim konaklarda yaygınlaşan fuhuş evleri rüşvetçi denetçiler yüzünden engel konamaz hale gelmiştir ve gayrimüslimlerin bu evlerinden hastalıklar yayılmaya başlamasıyla birlikte devlet tedbiri açısından engellenemeyen bu işi denetim altına alınmak istenmiştir ve yine fuhuş evlerini gayrimüslimler açmıştır, bu konuda Şeyhülislam ve gayrimüslim liderlerinden onay alınmıştır. İslam’da olan Ehven-i Şer; büyük haramdan küçük harama kaçma uygulanmıştır.

Belirli bir yerde olan ile her sokakta yapılan haramın aynı çoğunlukta olmayacağı malumdur.

4) Binlerce ‘yurtsever’ diye tabir edilen bölücüler, Osmanlı’yı parçalayanlardır. Zaten hepsini bitirememesi Ulu Hakan’ın tahtan inmesine ve Osmanlı’nın parçalanmasına sebep olmuştur. Bugünkü anlamda PKK’lı kimselerdir ‘bay yılmaz”ın bahsettikleri. Ulu Hakan bir karış toprak kaybetmemiştir.’Vatansever’ diye tabir edilen ittihatçılar, milliyetçilik akımıyla  Osmanlı’yı parçaladılar ve Türkiye’de 40 yıldır süren terörün de sebebi bu vatancıların ülkemizdeki zehirli sistemi ve fikirleridir. Dolayısıyla bu tozlu bilgilerin raflardan indirilmesine vesile olan Meclis Başkanımız İsmail Kahraman Beyefendi’ye teşekkür ediyoruz. Necip Fazıl’ın “Ulu Hakan” Nihal Atsız’ın “Gök Sultan” ve Aziz Milletimizin Evliya Padişah olarak adlandırdığı Sultan Abdülhamit Han Hazretleri’nin doğum gününü kutlarız” dedi.

Gelelim bu makalemizi yazmamıza vesile olan o ikici çirkin olaya.Yukarıda bir video paylaşmıştık;Tekirdağ’da içkili bir Beden Eğitimi Öğretmeninin sosyal paylaşım sitesinde Atatürk’ü savunmak adına Allah’a küfürler yağdırdığı video…

Şimdi de bu terbiyesiz,bu zındık Beden Eğitimi Öğretmeninin yetiştiği ve savunduğu Cumhuriyet dönemi içki meselesine bakalım;

“Devlet Ziraat Işletmeleri Kurumu” tarafından 1939 yılında Ankara’da yayınlanan “Atatürk Çiftlikleri” adlı kitapta şöyle yazmaktadır:

“Bir halk içkisi olan bira bizde Cumhuriyetten önce ancak kibarların ve ecnebilerin birkaç birahane, lokanta yahut bahçede içtikleri bir içki idi. Onun milli bir halk içkisi haline getirilmesi bahsine ancak Cumhuriyet devrinde dokunuldu. Ankara Orman çiftliği bu hususta büyük bir başarma kudreti göstermiştir. (..) Bugün hakikaten memlekette bira istihlaki (tüketimi) seri bir inkişaf temayülü arzetmektedir. Bu temayülün tabii bir neticesi olaraktır ki, 1934’de Orman çiftliğinde kurulmuş olan ilk bira fabrikası yeni ve daha büyük bir fabrika ile tevsi olunmuştur. Yakın yıllarda biranın memleketimizde en çok istihlak edilen bir içki haline geleceğini mübaleğasızca iddia etmek kabildir.(..)

Orman çiftliğinde bira fabrikası 1934’te tesis edilmişti. 1937’de yeni ve daha büyük bir fabrika ile eski fabrika tevsi edilmiş (genisletilmiş) oldu. (..)

Ilk birasını 1934 Teşrinievvelinde piyasaya veren birinci bira fabrikası, Malt, Bira, Buz, Gazoz, Soda fabrikalarını doldurma ambalaj şubelerini ihtiva etmektedir. Fabrikanın bira imal kudreti, senede 3.500 hektolitredir. Maamafih imalat icabında 5.000 hektolitreye de çıkabilir. (..)

1938 imalat programına göre, fabrika bir sene zarfında 850 ton Arpa, 5.700 kilo Hublon (Şerbetçi otu) sarfederek 25.000 hektolitre bira imal edecektir. Fabrikanın azami kapasitesi 70.000 hektolitre biradır.

Bira fabrikaları, Normal, Siyah, Salon, Salvator birası olmak üzere dört cins bira imal etmektedir. Yeni fabrikada ayrıca soda gazoz imal olunmaktadır. Bira sevkiyatı fıçı, ve şişelerle yapılır. Sevkiyat için hususi tanklar ve vagonlar getirtilmiştir. (..)

Tarihi hadiseleri çarpıtan bazı kimseler, M. Kemal’in, “besleyici değerinin” olduğu “düşünüldüğü” için çocuklara malt içirdiğini ve bu ürünlerin eczanelerin başköşelerinde yer aldığını yazar.

Halbuki eczanelerde bulunan bir şey onu meşru yapmaz. Eczanelerde zehir de bulunuyor ama aklı başında hiç kimse eczanede bulunuyor diye kalkıp da onu içmez. Bir ilaç bile bir kimse için faydalı olurken, bir başkası için zararlı olabiliyor.

Eğer eczanelerde bulunuyorsa, reçete karşılığında ihtiyacı olanlara verilir. Ama sırf eczanede bulunuyor diye -ihtiyaç olup olmadığına bakmaksızın- çocukları bira parkına toplayıp içirmek bunun “sağlık” adına yapılmadığını gösteriyor. Kaldı ki “malt birası” başka, “malt içeceği” başkadır. Bunlar farklıdır. Birinde yüksek oranda alkol varken, diğerinde alkol oranı düşüktür.

Çocukları beslemek için illa “alkollü” içeceklerin kullanılması diye bir mecburiyet olamaz. Bunun yerine alkolsüz, zararsız, doğal organik besinler kullanılabilir. Iddia edilenin aksine, dünyada malt birası çocuklara tavsiye edilmez. Üstelik bugün bile “alkolsüz” biralarda yüzde 0,5 oranında alkol bulunabiliyor.

M. Kemal’in manevi kızı Ülkü,  bir mülakatta, “Atatürk bana malt içirdi” demedi; “Bira fabrikasında bira içirdi” dedi. Kaldı ki o dönem şarap reklamlarında bile şarabın “sıhhat ve kuvvet” verdiği yazıyordu.

Iddia edilenin aksine, çocukları bira parkına toplayıp içirmenin “sağlık” meselesi değil, bir “zihniyet” meselesi olduğunu M. Kemal’e yakın bir isim olan Asaf Ilbay’ın anlatıklarından anlıyoruz:

“Ankara’ya 20 kilometre mesafede demiryolu üstündeki Ahi mesut çiftliğini satın alıp ismini de Etimesgut’a tahvil eden Gazi burada bir nümune köyü kurulmasını tensib buyurmuştu.

Bu köyün yapı çalışmaları ilerliyordu. inşaat ilerleyince köyü birlikte tetkik etmek arzusunu gösterdiler.

Orman çiftliğinden otomobile bindik. istasyondan gelmiş, köye doğru ilerliyorduk.

Gazi, seryaver Rusuhi Bey!e:

– Ver o şeyleri…

Dedi.

Seryaver iki tane Panama şapkası uzattı. Gazi şapkaları aldı, birini kendi giydi, diğerini de benim başıma giydirip:

– Hafiftir, yazın serinlik verir ve güneşlik vazifesini de görür:

Sonra ilave etti:

– Bir gün bu çiftliklerin kadın, erkek çiftçilerinin tarlalarından döndükten sonra umumi banyoda temizlenerek, temiz keten elbiselerini ve beyaz hasır şapkalarını giymiş,mesela şuradaki birahanede aileleriyle, çocuklar ile oturduklarını görmek ne kadar hoş olur değil mi?

İngiliz Edebiyatçısı kemalist Mina Urgan, “Bir Dinozorun Anıları” isimli hatıratında bir düğünde tanıştığı M. Kemal ile yaşadıklarını yazdı. O sırada 11 yaşında olan Mina Urgan,M. Kemal’in kendisine şampanya ikram ettiğini ve böylece ilk alkollü içkisini M. Kemal’in elinden içtiğini şu sözlerle anlatıyor:

Derken orkestra bir vals çaldı. ‘Gel, seninle dans edelim’ dedi. Benim vals filan bildiğim yok. Bana öğretmek için, biraz çaba gösterdi; ama gene de beceremiyordum. ‘Sen bu işi yapamayacaksın’ diyeceğine, ‘ben senin için fazla ihtiyar bir kavalyeyim. Yaşına uygun genç bir kavalye bulalım sana’ dedi. Çevresini gözden geçirdi; on dört on beş yaşlarında bir oğlan buldu. Hızla boy attığı için pantolon paçalarıyla ceket kolları kısa kalmış, sivilceler içinde, en nankör yaştaydı zavallı oğlan. Ona dans etmesini bilmediğimi söyleyip, M. Kemal’in peşinden büfeye gittim. ‘Oğlanı pek beğenmedin galiba’ dedi ve bana bir kadeh şampanya verdi. Ilk alkollü içkimi M. Kemal’in elinden içtim böylece. Şampanya hoşuma gitmişti. Büfenin arkasındaki garsondan tam ikinci kadehi istiyordum ki, annemle üvey babam tepeme dikildi. Vaktin geç olduğunu, uyumam gerektiğini söyleyerek, beni oradan aldılar. Ankara Palas’ın kapıcılarından birine teslim edip, bir otomobile bindirdiler. Ama ben götürülmeden önce, M. Kemal o güzel elini kaldırmış, ‘seni Çankaya’da beklerim, unutma’ demişti.”

Görüldüğü gibi içki içip Allah’a küfreden ahlaksız Beden Eğitimi Öğretmeni bu kültürün çocuğudur.On-On beş yaşındaki çocuklara şifa niyetine alkol içirirseniz ve bu imkanı aileleri ve çocukları ile birlikte sağlayacak bira bahçeleri kurarsanız böyle öğretmenler yetiştirmeniz kadar doğal bir şey olamaz…

Ne ekersen onu biçersin.

İlhan Nezor

 

Bu cevap karşısında kaç Ateist Müslüman olur..?

wintwr

Nedense ülkemizde İngilizlerin Müslümanlık hikayeleri pek samimi bulunmaz.Geçmişte yaşanan Lavrens örneği hep temkinli yaklaşmamıza sebep olmuştur.Doksanlı yıllarda bir süikaste kurban giden Kraliyet ailesinin Lady Diana‘sı için de müslüman oldu denilmiş ve bunu sindiremeyen İngiliz derin devletinin onu ortadan kaldırdığı da söylenmişti.Kalpleri ve imandaki ölçüyü ancak Allah bilir.

Batı dünyasında bu ve benzeri vak’alara rastlamak mümkün.

Biz yine bir İngiliz‘den bahsedeceğiz.Bir çok insan uzun araştırmalar sonucu İslamla şereflenirken, bazıları da sadece bir cevap karşısında daha önce zihninde oluşan İslam algısını bir anda tersine çevirebiliyor…

Kahramanımız İngiltere‘nin en etkili düşünürü Timothy J. Winter..

Gelin isterseniz İslamla tanışmadan önce koyu bir Ateist olan Winter‘in müslüman olma hikayesi ile başlayalım.

Akademisyen olan Winter,Üniversitedeki çalışma ofisinde dinlenirken bir yandan da radyo dinlemektedir.İngiltere‘de yaşayan fakir Somali‘li bir kadın yardım almak için radyo istasyonunu arar.Dinlediklerinin etkisinde kalan ateist Winter bu müslüman kadınla dalga geçmeye karar verir.Kadının isim ve adresini aldıktan sonra sekreterini çağırır ve ona büyük miktarda gıda ve yardım malzemeleri ile birlikte bir miktar da parayı götürmesini ister.

Sekreterine : “Eğer kadın bu yardımların kimden geldiğini sorarsa, ona Şeytan gönderdi dersin” diye de tembih eder.

Sekreter yardım malzemeleri ve para ile birlikte verilen adrese gider.Verilen adrese geldiğinde Somali‘li fakir kadın büyük bir sevinçle malzemeleri alır.

Sekreter ona “Bunları kimin gönderdiğini bilmek istemiyor musun?” diye sorar.

Fatıma isimli okur yazar olamayan bu kadın ona malzemeleri gönderen ateist İngiliz düşünürü Dr.Timodhy Winter‘in müslüman olup adını Abdülhakim Murad olarak değiştirecek şu düşündürücü cevabı verir :

“Hayır kim olduğu ile ilgilenmiyorum..Çünkü Allah bir şeyin olmasını istediğinde Şeytanlar bile ona itaat eder.”

Hiç tanımadığı ve dalga geçmek istediği bir insandan gelen bu cevap karşısında Winter, Şeytan‘ı ve Tanrı’yı yeniden sorgulamaya başlar.

Uzun bir araştırma dönemine girmiştir artık… İslami düşünce disiplininde, hem de Doğu’nun modern akademik yöntemlerinde eşit derecede uzmanlığa sahip birkaç çağdaş Müslüman şahsiyetten birisidir . Cambridge Üniversitesi‘nde Arapça eğitimini 1983’te tamamlar, daha sonra Kahire El-Ezher Üniversitesi‘nde İslami ilimlerle ilgili daha derin araştırmalar yapmış, Mısır ve Cidde‘de geleneksel İslam ilimleriyle ilgili dersler alır. Londra Üniversitesi’nde Türkçe ve Farsça üzerine çalışmalar yapan Winter, doktorasını da Oxford Üniversitesi‘nde “Osmanlı İmparatorluğu’nda dinsel yaşam” konusu üzerine yapar

Basit bir cevap karşısında İslamla şereflenen Winter daha sonra Abdul Hakim Muradadını alır.Artık tüm çalışmaları İslam üzerinedir.Müslüman-Hıristiyan ilişkileri, İslam ahlakı, aşırılığa karşı geleneksel Müslümanların verdiği cevap, Britanya Müslüman mirası ve Osmanlı Türkiye’si gibi konularda çalışmalar yapar,eserler yayınlar.

Halen Cambridge Üniversitesi’nde İslam çalışmaları alanında okutmanlık yapmaktadır.

Sonuç olarak ; Allah hidayeti dilediğine değil isteyene verir…

İlhan Nezor

İtina ile ‘Hain’ yetiştirilir..!

Şah damarını kendi evlatları vasıtasıyla kesmeye alışık bir milletiz.Öyle ki, tarihte kurduğumuz İmparatorluk ve devletlerin çöküşünü ya kendi evlatları eli yıkmışız ya da yıkılışına  yardımcı olmuşuz…

Kadim bir medeniyete sahip , diğer milletlere devlet kurma sanatını öğretmiş olan milletimiz nasıl oldu da kendi çocuklarını kontrol edemez hale geldi,getirildi? 15 Temmuz hain darbe girişiminde Türk tarihinde görülmemiş bir ihanetin pençesine itecek ve kendisini yetiştiren milletine karşı  ‘Ateş ede ede halkın üzerine gidin..!’ emrini verecek  kadar hain bir general nasıl yetişti?

Oysa , tarihimizde iz bırakmış bütün gönül erleri sevgi ve muhabbet tohumları ile gönüllerde ve gök kubbede hoş bir seda bırakmamış mıydı? Aradan asırlar geçmesine rağmen hala içimizde aynı aşk ve heyecanla yaşamakta ve ışık kaynağı olmaya devam etmiyorlar mı?

İncinsen de incitme,ne ararsan kendinde ara” diyerek 800 yıl öncesinden seslenen Hacı Bektaş-ı Veli,

Aşk’a uçarsan kanatların yanar” diyen Sadi Şirazi,

Aşk’a  uçmazsan kanat neye yarar ” diyen Mevlana;

“Aşk’a varınca kanadı kim arar” diyen bir Yunus Emre…

Dünyada en çok personelin çalıştığı yer olarak Pentagon’da kurulu olan  Dinler Araştırma Merkezi” gösterilmektedir.Emperyalist güçler medeniyetler üzerinde tartışmasız sistem olan dinler ve özellikle müslümanlar üzerinde adeta bir böcek bilimcinin çalıştığı gibi çalışmaktadır.Çeşitli algı yöntemleri ile toplumları dizayn etmeye ,dönüştürmeye çalışan güçler din olgusunun insan tabiatı üzerinde ki etkisinden nasıl yararlanacakları konusunda olağan üstü bütçeler ayırarak çalışmalar yapmaktadır.

Dünyanın hemen her yerinde Pentagon bağlantılı dinler araştırma merkezi ve ajanları o iklimin o kültürün teolojik yapı taşlarını incelemeye alıp zayıf karakterli yumurtaları seçerek kendi halkına çok rahatlıkla ihanet edecek bir kuluçka dönemine sokmaktadır. FETÖ denilen hain yapı bunun en bariz örneğidir.

images

Bu konuyu Atilla İlhan bir makalesinde şöyle özetlemektedir:

İstihbarat dünyasında “kuş yumurtası üretmek” diye bir deyim vardır.

Diyelim ki X ülkesinde bundan 20 sene sonra yapmak istediğiniz uzun vadeli bir operasyon var. Bu operasyon için size çeşitli provakatörler lazım ve en güvenilir provakatör kendi yetiştirdiğinizdir. Bu iş için yetenekli ama geleceği parlak olmayan zayıf karakterli bir “yumurta” bulunur.

Mesela bu genç üniversitede devşirilir ve aşama aşama önce öğretim görevlisi daha sonrada medya parlatmaları ve şirket sponsorluklarıyla ülkede sözü dinlenen bir Profesör haline getirilir. Gerekirse tüm araştırma ve kitapları da eline hazır olarak verilir. Ülkedeki insanlar bu kişinin yazdığını sandıkları muhteşem eserleri okur ve ona olan saygıları artar. Böylece yumurta kuluçka aşamasını bitirmiş ve çatlayıp güzel bir kuş olma zamanı gelmiştir.

Belirlenen zamanda bu profesör medya yoluyla müthiş radikal açıklamalar yapmaya başlar ve tüm ülkeyi karıştırır.Aynı anda kendisi gibi yetiştirilen diğer yumurtalarda farklı faaliyetlere girişirler…”

Atilla İlhanın bu çarpıcı tespitlerini yine onun sık sık dile getirdiği ” Türkiye’de her daim % 10 hain kadrosu mevcuttur.” tespiti ile ele alınmalı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşmalarında bazen “Hain” vurgusu yapmaktadır.Hemen aklıma ANAP‘ın A takımından güçlü bir diplomat,Kürt Aşiret mensubu ,yarım asırlık siyaset ve devlet adamı , 23 Kasım 2015 ta vefat eden Kamran İnan‘ın bu konuda basına verdiği beyanat geldi aklıma.Ülkemizde bu hain kadronun nasıl yetiştiğini,nasıl organize olduklarını yaşadığı tecrübelerle bakın nasıl anlatıyor:

Türkiye maalesef haini fazla bir ülke.. Bakan olduğum dönemde, hükümete brifing veriliyordu. Ben, devlet aleyhine faaliyet gösterenlerin sayısını sordum..205 bin rakamı telaffuz edildi.

Ben bunu kitabımda açıkladım ve ‘Resmi rakamlara göre 205 bin hainimiz var’ diye yazdım.Birkaç yıl sonra karşılaştığım, dönemin Genelkurmay Başkanı ‘O zaman verilen rakamlar şimdikilerin yanında çok az kalıyor’ dedi.

Şimdi, hain sayımız daha da arttı!Bunu nereden çıkardığımı soruyorsanız, ülkemizde olup bitenlere yalnız gözlerinizle bakmayıp inceleyin, derim!

İnsanımız yanlış yolda ve ne yazık ki benim vatanım hain yetiştiriyor. Türkiye’nin insanı yabancıya kendi devletini gammazlıyor!Siyasetçilerin haberi bile olmadığı bilgiler yabancılara ulaştırılıyor!Devleti dışarıya jurnalleyen, yabancı kamçısıyla devleti dövmeye çalışanlar, bu yaptıklarının karşılığını fazlasıyla alıyorlar!Ne kadar etkili olurlarsa ona göre prim alıyor, ona göre terfi ediyorlar. Bunların önemli noktalara gelmeleri sağlanıyor!

Ve ben, hainleri anlatırken kahroluyorum!”

Şimdi burada biraz duralım…

Tayyip Erdoğan’ın, zaman zaman ses tonunu yükseltmesi ve içimizdeki hainlerden bahsetmesi,Türk Milletine ihanetin bedelinin ağır olacağını  dillendirmesi her nasılsa eğitimli akademisyenler tarafından hedef alınıp ‘‘Diktatör” yaftası ile karşılaşmaktadır.Dolayısıyla İnan‘ın bu açıklamaları Erdoğan’ın haklılığını gözler önüne sermektedir.

İnan’ın açıklamalarına devam edelim:

“Yabancı ülkelerden gelecek gazetecilerin kimlerle görüşmesi gerektiği bile belli çevreler tarafından ayarlanıyor ve özellikle devlet aleyhine konuşacaklarla görüşmeler ayarlanıyor.Türkiye yabancıların üzerinde en kolay oynayabildiği bir memlekettir. Bu yüzden yabancı istihbarat örgütleri at koşturur. Kendi içinde en çok hain yetiştiren ülkedir Türkiye.

Evet, maalesef hainlik üreten bir toplum olduk. Bunun ilacını da bulamadık.Türkiye’de devlet adamı yokluğu var. Bir zamanlar ülkemiz ‘Devlet adamı hazinesi’ iken, şimdi ‘Devlet adamı fukarası’ haline geldi. Ülkemize sadakatle hizmet eden ve bunun için çaba gösterenlerin başına çok işler getiriliyor!Ne yazık ki, Türkiye’de hainler makbuldür.Devletini gammazlayanlar haindir!”

Velhasıl durumumuz bu…

 İlhan Nezor

 

 

“Bu fakir milletten emekli maaşı alamam..!”

zenci

Son dönem tarihimizde pek çok efsanevi şahsiyetler vardır; islami zihniyetle dizayn edilen Osmanlı Devleti’ni ayakta tutabilmek için katlanmadıkları fedakarlık, göze almadıkları tehlike yoktur. Hepsinin amacı “Biz ölebiliriz, fakat bu ümmet yaşasın” idi. Hayatlarının baharlarından itibaren belki bir gün kendileri için yaşamadılar; pek çoğu canını, kimisi gençliğini gelecek nesillere verdiler.” Bu cümleler tarihçi Mehmet Niyazi’nin Zenci Musa’yı anlattığı bir yazısının ilk cümlesidir.

Bu kahramanı anlatacağız..Ancak önce bir hatırlatma..!

Yeni bir seçim arefesine girdiğimiz son günlerde gündemi meşgul eden “Beka” sorunu dillendirilir oldu.Bazı akı kıt zavallılar Türkiye’nin böyle bir sorunu olmadığını olsa olsa “Zeka” sorunu olabileceği yönünde beyanat vermektedirler.Bu zavallılar tarih labratuvarına baş vurmadıkları , tarih babanın sayfalarını karıştırmadıkları içindir ki, “İnce” zekaları böyle zırvalar üretmekte pek mahirdir.

Oysa Türklerin tarih sahnesine çıkıp, devlet kurma girişimlerinden buyana “Beka” sorunu hep var olagelmiştir.İşte bu makalemizde bu “Beka “sorununu en iyi özetleyen bir kahramandan bahsedeceğiz.Hani şu bazı “İnce” zekalıların uydurduğu bir yalan “Araplar bizi arkadan vurdu” yalanı var ya ..! İşte o yalan üzerinden vereceğiz..

Kimdir bu Zenci Musa..!

Yetiştiği dönem ne yazık ki Osmanlı’nın ölüm kalım mücadelesi verdiği zamanlardır. Koca Osmanlı yüzlerce cephede savaşmak zorunda bırakılmış ve adeta kurumaya yüz tutmuştur.İşte böyle bir dönemde ömrünü inandığı değerler uğruna harcamaktan sakınmayan ve koskoca bir tarihi omuzlayan bir yiğit Zenci Musa

Mehmet Akif Ersoy’un “Eşref Bey’in Emireri Zenci Musa , Omuzundan arşa yükseldi nebi İsa..” diyerek Safahat’ına dahil ettiği bir kahraman.İri cüssesi ve siyah teni, bu yüzden ona Sudanlı Zenci Musa diyorlardı. Onun yetiştiği dönem de Osmanlı’nın ölüm kalım mücadelesi verdiği zamanlardı. Osmanlı nerede savaşıyorsa Zenci Musa da oradaydı.Musa, Libya’da Osmanlı ordusu ve Şeyh Sunusi’nin İtalyanlara karşı verdikleri mücadeleyi duyar ve Kahire’den Libya’ya gider. İşte bundan sonra vatan için, din için, haysiyet için vereceği savaş hiç bitmez; ta ki ölünceye kadar. Osmanlı nerede savaşıyorsa Zenci Musa da oradadır.

Sudan’dan adeta koşarcasına çıkıp gelen bu adam Kuşçubaşı Eşref Efendi’nin Emireri olacaktı.. Bu vatan uğruna yaşamış ve hayatı boyunca Trablusgarp‘tan Balkan Savaşları’na, Çanakkale Savaşı’ndan İstiklal Harbi’ne, cepheden cepheye koşturmuş, milli mücadelemizde büyük bir kahramandır.Aslen Sudanlı olan Zenci Musa Girit’te dünya’ya geliyor. Kahire’de yaşayan ve tam bir Osmanlı hayranı olan dedesi Zenci Musa’yı, İslamı iyi öğrenmesi ve Osmanlı’yı yakından tanıması için yanına alıyor ve büyük ihtimam gösteriyor. Türk mahallesinde büyüyen Zenci Musa Türkçeyi çok iyi öğreniyor.

O artık Osmanlı Devleti için nerede tehlike baş gösterdiyse bütün heybetiyle orada biten kahraman bir askerdir.Kaynaklar onun ,gündüz Galata gümrüğünde hamallık yapıp gece Milli Mücadele için Anadolu’ya silah kaçırdığı İstanbul’da Özbekler Tekkesinde veremden vefat ettiğini yazar.

Hele onun 300 bin altın meselesi vardır ki dillere destandır …

Eşref Bey onu çok gizli bir görev için hazırlar.Osmanlı altınlarının güvende olabilmesi için Yemendeki 7.Orduya nakli gerekir.Eşref Bey Hayber yakınlarında 25 Bin kişilik İngiliz kuvvetleri tarafından kıstırılır ve esir düşer.Zenci Musa inanmış bir kaç arkadaşı ile birlikte ortalığı barut kokusunun sardığı o hengamede 300 Bin altını Yemen’e götürmeyi başarır ve Teyfik Paşa’ya teslim eder.

İngiliz komutan General Harrington bir gün gümrükte gezerken ona Zenci Musa’yı gösterdiler. Gösterirken de “Hani şu 300 bin altın kaçıran vardı ya’’ diyerek takdim ederler. Komutan yanına giderek, “Bizimle çalışırsan seni altına boğarım’’ diye bir teklif yapar Zenci Musa’ya. Musa’nın cevabı da tam bir tokat niteliğindedir Her teklif herkese yapılmaz. Bu teklif beni rencide eder. Benim devletim Osmanlıdır. Bayrağım ay yıldızlı bayraktır. Komutanım Eşref Bey’dir. Bu iş bitmedi. Sizinle mücadelemiz devam edecek.” .

İşte o böylesine büyük bir kahramandır.Ne acıdır ki kurtuluş mücadelemizde Zenci Musa’dan hiç bahsedilmez. Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle İstanbul’a gelir. Anadolu’da ki istiklal mücadelesine destek için buradadır. Parası pulu, kalacak yeri yoktur. Devlet erkanından paşalar O’na emeklilik teklif ederler. O, “ben bu yoksul, garip milletten emekli maaşı alamam” diyerek reddeder.Kalacak yeri olmayan Sudanlı Musa’nın bu cevabı aslında çok manidardır. Daha sonra Karaköy Gümrüğünde kahyalık teklif edilir. “Ben kahyalık yapmam. Onu yaşlı bir Müslüman yapsın. Ben hamallık yapsam da olur.” Karaköy Gümrüğünde hem hamallık yapar, hem de geceleri Anadolu’ya silah kaçırılmasını sağlar.

Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi‘nde kabri bulunan ve vefatından sonra açılan tek bavulundan Osmanlı haritası, Kur’an-ı Kerim  ve kefen bezi çıkar.

Allah Şahitliğini ve Şehitliğini kabul eylesin…

Bugün “Beka sorunu yoktur olsa olsa zeka sorunu vardır” diyenler acaba Zenci Musa‘nın verdiği mücadelenin kaçta kaçını vermişlerdir diyerek sormak gerekmez mi?

İlhan Nezor

 

 

CHP’nin “Kadeş Vapuru Rezaleti..!”

Her seçim dönemine girdiğimizde siyasi arenada “ahlak” tartışması yaşanmaktadır. Dolayısıyla “ahlak ve namus” kavramları bu dönemde ,siyasi literatürde önemli salvolardan biridir.

Rakiplerin birbirlerini bu değerler üzerinden “sigaya çekmesi” belkide bizim demokrasimize has bir olgu.Oysa Türk Milletini tarih sahnesinde tutan en önemli harç hiç şüphesiz “ahlak” kavramı üzerinde ki ihtimamı olmuştur.

Başta aile olmak üzere bütün kurumsal kimliğini “ahlak” üzerine inşa eden bir toplum, neden rakiplerini bu kavram üzerinden vurmak istemektedir? Bunun tek bir sebebi olabilir ; Toplumsal karşılığı…

Biz de bu makalemizde “ahlak ve namus” kavramı üzerinden politik güç elde etmeye çalışanların mazisine bir dalış yapacak ve yakın siyasi tarihimize “utanç vesikası”olarak kaydedilen bir olayı hafızalarda tazeleyeceğiz.Amacımız kimseyi karalamak değil.Ancak yarası olanlar gocunması muhtemeldir…

CHP lideri Kemal Kılıçtaroğlu’nun “adalet ve namus”  kavramları ile başlattığı yürüyüşü hatırlayarak başlayalım.Daha sonra yine bu kavramlar üzerinden “adalet kurultayı” le devam edildi.

CHP‘nin “Adalet Kurultayı” Çanakkle Savaşları‘nın yaşandığı Ecaabat -Kocatepe‘de Kılıçtaroğlu‘nun  adalet yürüyüşünden bir buçuk ay sonra başladı.

Kurultayda konuşan Kılıçdaroğlu

” Çanakkale’yi geçilmez yapanların topraklarındayız. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ön sözünü yazdığı topraklardayız. Ve onlar, Çanakkale Savaşı’nı verenler, hep birlikte mücadele ettiler. Bu memleketin acıyla, kanla kurulduğunu Çanakkale bize hatırlatıyor…” 

Ne güzel cümleler değil mi?

Peki bu kurultay daha sonra nasıl devam etti?

CHP‘nin Çanakkale‘de gerçekleştirdiği dört günlük bu etkinlik büyük bir rezalete imza attı.

Çanakkale‘deki şehitlik alanında kamp kuran CHP‘liler, şehitlikte “içkili alem” yaparak büyük bir saygısızlığa imza attı. Çanakkale ruhunu ve Milletin değerlerini hiçe sayan CHP‘lilerin içkili alemi sabaha kadar sürdü. Rezalete herhangi bir CHP’li yöneticinin müdahale etmemesi dikkatlerden kaçmadı.250 bin şehidimizin huzurunda adalet arayan CHP teşkilatı bu ahlaksızlıklarını videoya çekip sosyal medyada yayınladı.

640x360_d86c2519-ea02-4e85-889c-1c2345fdfa6a

 

Bu olayı kendini bilmez bir kaç serserinin fevri davranışı olarak belki kabullenebiliriz.Peki ya CHP’nin kurumsal kimliğinin Çanakkale ve Şehitliğe olan bakışı nasıldır?

İşte yukarıda yaşanan olay hemen akabinde bu soruyu gündeme getirdi ve  CHP’nin 1962’de yaşattığı rezaleti geldi akıllara.

Demek ki ortada Kemalistlerin hatırlamak istemediği Embriyolojik bir sorun var.

27 Mayıs İhtilalinden sonra darbeciler ile CHP gençlik örgütleri 18 Mart’ta bir Çanakkale gezisi düzenliyorlar. Bu utanç verici olayı tüm çıplaklığı ile araştırmacı yazar Mustafa Armağan‘ın kaleminden aktaralım:

18 Mart 1962’de tarihe “Kadeş rezaleti” diye geçen, gençliği Çanakkale’yle buluşturma gezisi düzenlenmişti. Kadeş adlı vapura doldurulan kızlı erkekli bin kadar genç, sözüm ona çağdaş gençlik dernekleri tarafından özel olarak seçilmişti. İşin tuhafı, gemiye yalnız genç kızlar ve erkekler değil, aşırı miktarda içki de doldurulmuştu.
Düşünün, Çanakkale şehitlerini ziyarete gidiyorsunuz, anneleri babaları yanlarında olmayan bir gemi dolusu genç ve kasalarla içki alarak yola çıkıyorsunuz. Niyet ne? Faşing mi?
Yolculuk beklenebileceği gibi tam bir rezaletle sonuçlandı. Sarhoş olup gece boyu dans eden, yerlerde sızan, olmadık cinsel rezaletlere imza atan bu seçkin gençliğin Çanakkale’ye çıktığında ayık gezebildiğini sanıyorsanız aldanıyorsunuz.
Cümbür cemaat lokantalara dalmışlar, içkiler, naralar gırla devam etmiş ve bin kişi içinden şehitliklere gidecek topu topu 40-50 genç ancak bulunabilmişti.Bir süre kamuoyundan saklanmaya çalışılan, ancak bir gazetecinin ifşasıyla deşifre edilen bu rezaletin perde arkası, zamanın gazetelerinde günlerce yazılıp çizilmiş ve bir tanesini burada gördüğünüz ‘şok fotoğraflar’ basına malzeme olmuştu.
2021991
Kameralar gemide bulunanlara yönelince bir genç orada yaşadıklarını şöyle anlatmıştı (bazı ifadeleri sansürlemek zorunda kaldığımı belirteyim):
“Gemi hareket eder etmez gençler gruplar halinde içki içmeye başladılar. Erkeklerin özellikle kızları sarhoş etmeye çalıştıkları belli oluyordu. Sarhoş olan kızlar, bir süre dans ettikten sonra erkekler tarafından dışarı çıkarılıyor ve karanlık bir yerlere götürülüyor, daha sonra beraberce dönüyorlardı. İstisnasız bütün masalarda kumar oynanıyordu. Kaptan gelip kumar kağıtlarını toplamak istediyse de vermediler. Kendilerine karışmak isteyen birkaç görevliye, “Biz Atatürk’ün yolundayız, bize kimse karışamaz” diye karşılık veriyorlardı.
“Dağ Başını Duman Almış” marşı, sarhoş naralarına karışıyordu. Dönüşte de aynı rezalet devam etti. Hatta bir grup genç, kapının önüne masa ve sandalye yığmak suretiyle bir koridoru kapatıp lambaları söndürmüşler, içeride çılgınlar gibi eğleniyorlardı. Birkaç kişi içki komasına girmiş, üç genç kız bekaretini yitirmiş, evlerine ağlayarak dönmüşlerdi.”
Geziden önce 1 milyon 700 bin liraya özel olarak dayanıp döşetilen Kadeş vapurunun mahvolduğunu gören ‘öteki gençler’, CHP’nin 40 yılda gençliği ne hale getirdiğinin hesabını sormaya giriştiler. Çanakkale şehitlerinin ruhlarını şâd edecek gezilere katılanların sayısı, bu toprakların itilen, kakılan, ezilen, adam yerine konulmayan ama ataları için bir şey yapamadığı için vicdanı kanayan ‘öteki çocuklar’ tarafından milyonlara vardırıldı bugün. Ve “Kadeş rezaleti”ni icra edenleri değil, altyapısını hazırlayanları silip süpürenler onlardan başkası değil.Çanakkale kolay kazanılmamıştı. Ama ikinci Çanakkale zaferi de kolay kazanılmadı.
KAYNAK: –05 Ağustos 2007 tarihinde Mustafa Armağan/ Zaman gazetesi
Evet hadise bundan ibaret..!
Yaklaşmakta olan Başkanlık seçimleri öncesi Adalet ve namus üzerinden rakiplerini sigaya çekmek isteyen CHP‘nin geçmişi bu kirli hadiselerle doludur.
Yorumu okuyucularımıza bırakıyorum…
Aşağıdaki link umarım her şeyi anlatmaya yetecektir.
Kalın sağlıcakla
ilhan Nezor